1 Ekim 2012 Pazartesi

Abraham Lincoln: Vampire Hunter (2012)

Abraham Lincoln: Vampire Hunter 2012 yılı mahsulü Timur Bekmambetov tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.

Ülkesi Rusya’da çektiği Nochnoy dozor (Night Watch, 2004) ve Dnevnoy dozor (Day Watch, 2006) isimli fantastik filmlerle ses getirmeyi başaran Timur Bekmambetov’un Hollywood’un gözünden kaçması beklenemezdi elbette. Abartılı aksiyon sahneleriyle hatırlanacak olan Wanted (2008), macera dolu olduğu söylenen Amerika’daki ilk sınavıydı. Kazak asıllı Rus yönetmen, Abraham Lincoln: Vampire Hunter ile Hollywood’da kalıcı olmak istediğinin altını çiziyor.



1976 doğumlu Seth Grahame-Smith, senaryo yazarı ve yapımcı olarak birçok televizyon ve sinema projesinin içinde olan bir isim. Fakat daha çok Pride and Prejudice and Zombies (2009) ile Abraham Lincoln, Vampire Hunter (2010) isimli ‘çok satan’ romanların yazarı olarak tanınıyor. Jane Austen’ın herhangi bir telif hakkı bulunmayan (public domain) Pride and Prejudice isimli klasiği ile zombileri bir araya getiren ‘parodi roman’ı iyi bir satış grafiği yakalayınca, Seth Grahame-Smith ertesi sene aynı formülü bir kez daha kullanmaya karar vermiş olmalı ki, bu sefer de Amerika’nın en sevilen başkanlarından Abraham Lincoln’ın hayatı ile vampirleri bir araya getirdi. Bu ‘parodi roman’dan sinemaya uyarlanan Abraham Lincoln: Vampire Hunter’ın senaryosu gene Grahame-Smith tarafından yazıldı.

Sene 1818, Abraham Lincoln henüz 9 yaşındadır. Anne ve babası Jack Barts isimli despot bir tüccarın yanında işçi olarak çalışmaktadır. Bir gün bir köle tacirinin siyahi bir çocuğa eziyet ettiğini gören Abraham olaya müdahale eder. Çıkan tartışma sonucu ailesi kovulur. Aynı gece evlerine gizlice giren Barts, annesini boynundan ısırır. Olaya şahit olan Abraham, Barts’ın gerçek yüzünü görür; o bir vampirdir. Çok hastalanan kadın ertesi gün ölür. Aradan dokuz sene geçer. Annesinin katilinden intikam almaya kararlı Abraham, elinde silahı ile Barts’ın karşısına dikilir. Ancak onu öldürmeyi başaramaz. Henry Sturgess isimli bir yabancının yardımıyla canını zor kurtarır. Henry, vampirlere karşı savaş açmış bir avcıdır. Abraham’a vampirlerin zayıf yönlerini ve vampir avcısı olmanın inceliklerini öğretir. Artık hazır olduğuna inanan Abraham, Springfield’a yerleşir. Bir yandan avukatlık eğitimini sürdürürken, bir yandan da yerel esnaflardan Joshua Speed’in yanında tezgahtar olarak çalışır. Geceleri ise kan emicilerin korkulu rüyası, acımasız bir vampir avcısı olarak adeta ikinci bir hayat yaşar. Annesinin katili ile yüzleşeceği günü iple çeken Abraham, asıl düşmanının kıtadaki bütün vampirleri dönüştüren Adam ve Vadoma olacağını henüz bilmiyordur.



Önce film hakkında en sevdiğim noktadan başlayayım. Timur Bekmambetov, aynı Wanted’da olduğu gibi burada da aksiyonun sınırlarını dibine kadar zorluyor. Herhangi bir polisiye filmde sıklıkla rastlanabilecek kovalamaca sahneleri vardır ya, hani şu kötü adam yaya olarak kaçmaya başlar, iyi adam kovalar, o koşuşturmacanın bir kısmı illa ki trafiğin ortasında sıkışıp kalmış arabaların üzerinde geçer, işte o kısmın bir benzeri arabalar yerine atlar kullanılarak çekilmiş. Hem de dört nala koşan atlar. Ya da Wanted’daki uçuk suikast sahnesini hatırlayın. Wesley kurbanını arabayla takip eder, iki araç yan yana geldiğinde ateş eder ama kurşun geçirmez camları aşamadığı için vuramaz, ‘sun roof’un açık olduğunu fark eder, kendi arabasını kurbanınkinin üzerinden uçurarak bulduğu tek açıklıktan hedefini tek atışla vurur. Abraham Lincoln: Vampire Hunter’da da buna benzer uçuklukta bir tren sahnesi var. Patlayıp alev alan köprüden teker teker yuvarlanan vagonlar ve vagonlar üzerinde bitmek bilmeyen ölümüne dövüşler. Bekmambetov’un hakkını vermek lazım. Aksiyon sahnelerinde, çocuksu bir aşırılığın peşinde koşarcasına, gidebileceği en uç noktaya kadar gitmekten asla kaçınmıyor. Tamam, temel fizik kanunlarından bihaber şımarık bir çocuk gibi davranıyor olabilir, ama kimse zeki olmadığını söylemesin.

Abraham Lincoln: Vampire Hunter’ın önemli sorunlarından biri temposu. Abraham Lincoln’un gençlik yıllarının anlatıldığı ilk kısım sıkıntısız geçilirken, başkanlık dönemine gelindiğinde tempo iyice düşüyor. Sonra finale doğru gene toparlıyor ama arada kalan bölümde filmden kopmanıza neden olabilecek, göze batan bir durağanlık mevcut.



Herhalde Seth Grahame-Smith’in her şeyi birbirine karıştırarak anlatmayı sevdiği ‘parodi roman’larının etkisiyle olsa gerek, filmde vampir mitiyle ilgili rahatsız edici değişiklikler yapılmış. Vampirlerin özel karışım kremler kullanarak güneşten etkilenmemesi ya da kurtadamlar üzerinde etkili olduğu kabul edilen gümüş ile öldürülmesi gibi. Görsel açıdan 30 Days of Night’dakiler (2007) ile neredeyse birebir benzerlik gösteren vampirler etkileyici olmaktan çok uzak. Aşırı CGI kullanımı ise filmi olduğundan daha basit ve ucuz göstermekten başka bir işe yaramıyor.

Ama en önemlisi filmde vampire yüklenen anlam. İç Savaş’ta vampirler güneylilerin yanında savaştırılarak ilk sinyaller veriliyor. Finalde ise vampirlerin (yani kan emicilerin) Abraham Lincoln sayesinde Kuzey Amerika kıtasından temizlendiğinden ve sağ kalanların Güney Amerika, Asya ve Avrupa gibi diğer kıtalara kaçtığından bahsediliyor. Yani kan emicilerin diğer ülkelerde hala hüküm sürdüğünden ve ABD başkanlarının vampir avcılığını sürdürerek, bütün dünyaya özgürlük getirme misyonuna devam etmek zorunda kaldığından dem vuruluyor. Ah ABD, sen olmasaydın, ne yapardı bu dünya?



Artık bıkkınlık veren milliyetçi muhafazakar bakış açısını bir kenara koyarsanız, Abraham Lincoln: Vampire Hunter için seyir zevki açısından tatmin edici ve deli dolu aksiyon sahneleri ile sıkıcı olmaktan uzak denebilir. Ama izledikten sonra hatırda kalması pek ihtimal dahilinde değil. Beklenti çıtanızı bir kenara bırakıp öyle izlerseniz, eğlenebilirsiniz bile. (5/10)


.

1 yorum:

  1. Aslında amerikanın vampirleri diğer ülkelerden temizlemesinden çok, aman yılan bana dokunmasında başka ülkelerde ne yapıyorsa yapsın ilkesi de var biraz tipik amerika işte bana dokunmayan yılan bin yaşasın zaten filmin görselliği ve arada geçen bazı replikler dışında bir şeyi yoktu dediğin gibi çıtayı düşürmek lazım.

    YanıtlaSil