31 Ekim 2012 Çarşamba

Disney LucasFilm’i Satın Aldı

The Walt Disney Company, dünyaca ünlü Lucas Film Ltd.’i efsanevi STAR WARS franchise’ıyla birlikte satın almak üzere anlaşmaya vardı. 

Disney’in uzun dönemli hisse değerlerini arttırmak için dünyanın en iyi markalı içeriğiyle yenilikçi teknolojilerini yaratıp ticarileştirmek ve global büyüme sağlamak konusundaki stratejik odaklanması bu alımla devam ediyor. Lucasfilm, şirketin Disney, ESPN, Pixar, Marvel ve ABC’yi de içeren dünya çapındaki markalardan oluşan global portföyüne katılacak. 

STAR WARS: EPISODE 7 sinema filminin 2015’te gösterime girmesi hedefleniyor. 



The Walt Disney Company dünya genelindeki izleyicilere olağanüstü içerik sunma stratejisi çerçevesinde hisse ve nakit karşılığında %100’ü Başkanı ve Kurucusu George Lucas’a ait Lucasfilm Ltd.’i satın almak üzere anlaşmaya varmıştır.


Anlaşma kapsamında ve 26 Ekim 2012 tarihinde Disney hisselerinin kapanışına dayanarak, işlemin değeri yaklaşık 4.05 milyar $ tutarındadır. Disney bu tutarın yaklaşık yarısını nakit olarak ödeyecek ve kapanışta yaklaşık 40 milyon hisse ihraç edecektir. Nihai bedel geleneksel kapanış sonrası bilanço uyarlamalarına tâbi olacaktır. 

The Walt Disney Company Başkanı ve CEO’su Robert A. Iger konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada: “Lucasfilm, kurucusu George Lucas’ın olağanüstü tutkusunu, vizyonunu ve hikaye anlatımını yansıtıyor. Bu alım tüm zamanların en büyük aile eğlenceleri franchise’larından biri olan Star Wars’un da dahil olduğu uluslararası bir içerik portföyünü Disney’in birden fazla platform, sektör ve pazar genelinde sürekli büyüme sağlamak ve önemli uzun vadeli değer yaratmak amaçlı eşsiz ve benzersiz yaratıcılığıyla birleştirmektedir.” dedi. 

Lucasfilm Başkanı ve CEO’su George Lucas ise, “Geçtiğimiz 35 yıl boyunca en büyük zevklerimden biri Star Wars’un bir nesilden diğerine geçmesini görmek oldu. Artık benim Star Wars’u yeni bir nesil film yapımcısına devretmemin zamanı geldi. Star Wars’un benden sonra da yaşayacağına hep inandım ve bu geçişi ben yaşarken gerçekleştirmenin önemli olduğuna inandım. Lucasfilm Kathleen Kennedy’nin liderliğinde ve Disney şirketi bünyesindeki yeni yuvasındayken Star Wars’un nesiller boyu yaşayıp gelişeceğinden eminim. Disney’in geniş kapsamı ve deneyimi Lucasfilm’e film, televizyon, interaktif medya, eğlence parkları, canlı gösteriler ve tüketici ürünleri alanlarında yepyeni birer çığır açma fırsatını verecektir.” şeklinde konuştu. 

Anlaşma kapsamında Disney eğlence, yenilikçilik ve teknoloji alanlarında lider Lucasfilm’i müthiş sevilen ve “her daim güncel” Star Wars franchise’ının yanı sıra canlı film yapımcılığı, tüketici ürünleri, animasyon, görsel efektler ve audio post-prodüksiyon alanlarındaki operasyonlarıyla birlikte devralacaktır. Disney ayrıca uzun yıllardır izleyicileri büyüleyen, hatırı sayılır bir gelişmiş eğlence teknolojileri portföyünün de sahibi olacaktır. Merkezi San Francisco’da bulunan Lucasfilm Ltd., LucasArts, Industrial Light & Magic ve Skywalker Sound isimleriyle faaliyet göstermektedir ve halen Lucasfilm çalışanlarının görevlerine devam etmeleri planlanmaktadır. 

Lucasfilm Eşbaşkanı Kathleen Kennedy Lucasfilm Başkanı olacak ve Walt Disney Studios Başkanı Alan Horn’a bağlı çalışacaktır. Kennedy buna ek olarak Star Wars marka yöneticisi olarak Disney’in global işletmeleriyle birlikte bu global franchise’ı geliştirmek, entegre etmek ve değerini azamiye çıkartmak için çalışacaktır. Kennedy yeni Star Wars filmlerinde yürütücü yapımcılık görevini üstlenirken, George Lucas yaratıcı danışman olacaktır. Star Wars Episode 7’nin 2015’te gösterime girmesi planlanmaktadır. Star Wars destanı başka filmlerle de sürecek ve franchise gelecekte de büyümeye devam edecektir. 

Bu alım son derece uyumlu iki aile eğlencesi markasını birleştirirken, Star Wars içeriğinin Disney’in Anaheim, Orlando, Paris ve Tokyo’daki eğlence parklarına zaten başarılı bir şekilde dahil olması da dahil, aralarındaki uzun dönemli ve yararlı ilişkiyi de güçlendirmektedir. Gerisinde son derece yetenekli bir yaratıcı ekibin bulunduğu Lucasfilm’in efsanevi Star Wars franchise’i 35 yılı aşkın bir süredir gelişmekte ve uzun dönemde hem yeni filmlerin yapımına, hem de franchise’ın sürmesine olanak tanıyacak karakterler ve hikayelerle dolu sınırsız bir evren sunmaktadır. Star Wars dünya genelinde tüketiciler tarafından tanınmakta ve Disney’in filmler, televizyon, tüketici ürünleri, oyunlar ve eğlence parkları da dahil çok çeşitli iş portföyleri genelinde içerik geliştirmesi için geniş fırsatlar sunmaktadır. Star Wars filmleri bugüne dek global olarak 4.4 milyar $ gişe hasılatı yapmış ve dünya genelinde devam eden talep karşısında Star Wars dünyanın en büyük ürün markalarından biri haline gelmiştir. Lucasfilm 2011’de ABD’nin önde gelen ürün lisansverenleri arasındadır. Franchise, global çekiciliği olan kaliteli ve sürekli bir markalı içerik sağlayıcısı olarak, dijital platformlar da dahil yeni iş modellerine çok uygundur ve bu alım Disney’in uzun vadeli büyüme odaklı stratejik öncelikleri çerçevesinde gerçekleşmektedir. 

Disney’in son derece başarılı Pixar ve Marvel alımlarının arkasından gerçekleşen Lucasfilm alımı, şirketin azami değer yaratmak için gerçek anlamda global bazda yenilikçi teknolojiler ve çokplatformlu dağıtım uygulamalarıyla çekici karakterler ve hikayeler içeren yüksek kaliteli yaratıcı içerik geliştirme ve büyütme konusundaki eşsiz olanaklarını sergilemektedir. Lucasfilm’in Disney’in dünya çapındaki markalar portföyüne katılması, şirketin tüketicilere dünyanın en kaliteli içeriklerinden geniş bir seçki sunma ve hissedarlarımız için uzun vadede ek değer yaratma olanağını da büyük ölçüde arttırmaktadır. 

Disney ve Lucasfilm yönetim kurulları alımı onaylamış; Hart-Scott-Rodino Antitröst Gelişimler Kanunu, ABD dışı şirket birleşmeleri konulu bazı mevzuat ve diğer geleneksel kapanış koşulları çerçevesinde onaylar beklenmektedir. Anlaşma Lucasfilm’in tek hissedarı tarafından onaylanmıştır. 

Satınalımla ilgili olarak The Walt Disney Company Başkanı ve CEO’su Robert A. Iger ve Lucasfilm Başkanı ve CEO’su George Lucas’ın açıklamaları için: 



Lucasfilm Ltd. Hakkında 

1971’de George Lucas tarafından kurulan Lucasfilm tam entegre özel bir şirkettir. Şirketin global faaliyetleri arasında film ve televizyon yapımcılığı operasyonlarına ek olarak, görsel efektler ve audio post-prodüksiyon konularında eğlence sektörünün ihtiyaçlarına hizmet sunan Industrial Light & Magic ve Skywalker Sound; dünya genelinde önde gelen interaktif eğlence programları geliştiricisi ve yayıncısı LucasArts; Lucasfilm’in eğlence markalarının global pazarlama faaliyetlerini yöneten Lucas Licensing; Lucasfilm’in eğlence markaları ve işletmeleri için Internet bazlı içerik geliştiren Lucas Online bulunmaktadır. Bunlara ek olarak Lucasfilm Singapore film ve televizyon için dijital animasyon içeriğinin yanısıra, uzun metrajlı filmlere ve çokplatformlu oyunlara yönelik görsel efektler üretmektedir. Lucasfilm’in merkezi San Francisco, California’dadır.



.

30 Ekim 2012 Salı

1. ÇROP Çizgi Roman İnceleme Yazısı Yarışması Sonuçlandı

İlki düzenlenen ÇROP ÇİZGİ ROMAN İNCELEME YAZISI YARIŞMASI için başvuran yazılar jüri heyeti tarafından değerlendirildi ve yarışmayı kazananlar belli oldu.



ÇROP'un açıklaması:


Bu yarışmayı neden düzenledik...? Hatta hepsini neden düzenliyoruz?
 
Sinema başta olmak üzere, tiyatro, resim, edebiyat, popüler izlence TV hakkında yazı yazmak isteyenleri yüreklendirecek bir sektör ve gelenek hepimizin bildiği üzere vardır. Bu alanlarda yazmak isteyen kişi kendinden önce yazılanları okuyarak gelişim gösterir, büyüğünden küçüğüne herhangi bir medyumda düşüncelerini dile getirebileceği, pratik yapabileceği bir süreci hızla yaşayabilir. Buna karşın çizgi roman sanatı bir avuçtan az uzmanından veya doğrudan çizgi roman okuru olmayan habercilerden yazı beklemek durumundadır. Yazıları değerlendirecek bir zemin, çizi romanı ciddiye alan bir basın, çr yazıları yazma ve yayınlatma geleneği oluşturacak sinerjiden de ciddi derecede yoksunuz. 
 
Dileğimiz odur ki, bu yarışmalarla yazma pratiği yapan arkadaşlarımız, günü geldiğinde basılı ve/veya görsel basının kapılarını zorlamaya başlasın. İnternet kendimizi ifade etme ve bilgilerimizi paylaşma noktasında son derece kolay ve pratik bir iletişim ağı sunmaktadır. Blog ve siteler bir anlamda basının eksik bıraktığı boşluğu dolduruyor gibi görünmektedir. Ancak bir sanat dalını veya eserlerini incelemenin ve üzerine yazmanın kriterleri sohbet etme havasının dışında teknik bir dil gerektirmektedir. Ayrıca çizgi roman gibi değerli bir sanatı yüceltmenin ve hak ettiği şekilde tanıtmanın ve irdelemenin yolu kolaya kaçarak boşluk doldurmak olmamalı, onu dışlayan çevrelerin tam da merkezine sokmak ve kabul ettirmek esas olmalıdır. 
 
Her biri geç kalınmış projelerle alana hareket getirme çabamız eminiz ki meyvesini verecek, çizgi roman yavaş ama emin adımlarla yaygınlaşacaktır. Bu uğurda bizi ciddiye alan, emek veren, çalışmalar sunan tüm okur arkadaşlarla sektörü yüreklendirme çabalarımıza destek olan yayınevlerine teşekkürlerimizi sunuyor, bu tarz yazıları her gün biraz daha az yazmayı umut ediyoruz. Gelenekselleşmiş, hayatımızın bir parçası olmuş çizgi roman ve etkinliklerinin olduğu günler için, yola devam...!     

Ve "Uçma Sanatı"
 
Versus Yayınlarının okurlarımızla tanıştırdığı Antonia Alterriba'nın yazdığı KİM'in çizdiği "Uçma Sanatı" eseri üzerine gelen 12 yazıdan ön elemeyi geçerek değerlendirmeye alınan yazılar Ahmet Yüksel (Editör-TV Yönetmeni), Aydın İleri (Yazar-Kütüphane Uzmanı), Kayra Keri Küpçü (Editör-frp.net Yönetici), Masis Üşenmez (Araştırmacı), Murat Tanakol (“Uçma Sanatı” Çevirmeni), Ümit Kireççi (Öğretim Görevlisi-ÇROP Yöneticisi)'nin oluşturduğu heyet tarafından ele alındı. İlk üç şu şekilde belirlendi: 


1 - Gök ve Yerin Sessiz Birlikteliği: UÇMA SANATI - Yiğit Kocagöz
 
2 - ANTONİO’NUN ESARETİ - Yalın Alpay
 
3 - Bir Rüya - Ahmet Cemil Hazman

İlk üçe giren yazılar her ay önce Gölge e-dergi'de yer alacak, daha sonra FRPNet.net ile ÇROP'da paylaşıma girecektir. Kazanan arkadaşlarla yeni yarışmalardaki arkadaşların yolunun açık olmasını dileriz.

Not: Derece giremeyen yazılar FRPNet.net ile ÇROP Blog'da paylaşılacaktı ancak ön değerlendirmeden sonra bu uygulamadan vazgeçilme kararı alındı. Emek veren dostlarımıza teşekkür ederiz. Yazıların genelinde yer alan eksiklikler için öneri notlarımız hazırlanmaktadır. En kısa sürede kendilerine ulaştırılacaktır.
 
 
 .

18 Ekim 2012 Perşembe

Hababam Sınıfı Malatya’da Toplanıyor

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında efsanevi “Hababam Sınıfı” öğrencileri bir araya geliyor. 



Türk Edebiyatı’nın en önemli yazarlarından Rıfat Ilgaz’ın 1957’de kaleme aldığı; 1974 yılında Ertem Eğilmez’in sinemaya aktardığı efsanevi Hababam Sınıfı’nın öğrencileri, 3. Malatya Uluslararası Film Festivali kapsamında Malatya’da bir araya geliyor. 

Hababam Sınıfı Öğrencilerinden Mahmut Hoca’ya ödül! 

Hababam Sınıfı’nın Malatyalı öğrencisi Dilaver Gür önderliğinde bir araya gelecek olan ekibin Malatya’da buluşmasının nedeni ise “Yaşam Boyu Onur Ödülü’ne Mahmut Hoca’nın değer görülmesi. Rahatsızlığından dolayı törene katılamayacak olan Münir Özkul adına ödül, Özkul’un kızı Güner Özkul’a Hababam Sınıfı öğrencileri tarafından takdim edilecek. 

Törene Hababam Sınıfı öğrencilerinden Halit Akçatepe, Dilaver Gür, Ercan Gezmiş, Teoman Ayık, Ahmet Arıman, Ergun Sözen, Cafer Dere, Tuncay Akça, Tayfun Akalın, Dinçay Çetindamar, Mehmet Çatay, Gazanfer Şener, Ümit Doğru ve Faruk Şavlı katılacak. 

Ayrıca festival kapsamında Dilaver Gür’ün kişisel arşivinden gün ışığına çıkacak Hababam Sınıfı fotoğraflarından ve afişlerinden oluşan “Hababam Malatya’da Sergisi” ise Malatya Park AVM’de gezilebilecek.


.

15 Ekim 2012 Pazartesi

3.Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Kristal Kayısı’nın İlk Sahipleri Belli Oldu!

Malatya Valiliği’nin koordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali’nin “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” ve “Onur Ödülü” sahipleri belli oldu. 


Bu yıl 9-15 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek olan festival kapsamında verilecek olan “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”ne Münir Özkul ve Türker İnanoğlu; “Onur Ödülü”ne ise Türkan Şoray, Kadir İnanır ve John Sayles değer görüldü. 

“Yaşam Boyu Başarı Ödülü” Münir Özkul ve Türker İnanoğlu’na! 

Yaşar Usta, Turşucu Kazım Efendi ve Mahmut Hoca gibi karakterlerle hafızalara kazınan usta oyuncu Münir Özkul, bu yıl “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” alacak. Münir Özkul, yaşam boyu onur ödülüne ise ilk defa 3. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde sahip olacak. 

Bir diğer “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” ise yüzlerce filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenerek sinemamızın gelişimine büyük katkı sağlayan ve kurduğu sinema müzesiyle, sinema tarihimizi gelecek kuşaklara aktaran Türker İnanoğlu’na veriliyor. 

Türk sinemasına kaleme aldığı kitaplarla pek çok eser kazandıran sinema yazarı ve araştırmacısı Ali Can Sekmeç’in sinemanın bu duayen iki ismi için de özel olarak hazırladığı, sanatçıların daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan fotoğraflarının da bulunduğu “Türk Sinemasında 55 Yıl: Türker İnanoğlu” ve “Kendine Benzeyen Adam: Münir Özkul” kitapları festival yayınları arasındaki yerini alacak. “Kendine Benzeyen Adam: Münir Özkul” kitabı ise büyük usta için yazılmış ilk ve tek kitap olma özelliğini taşıyor. 

Sinemanın “Sultanı”na ve “Delikanlısı”na Onur Ödülü! 

Malatya Uluslararası Film Festivali ilk yılından başlayarak her yıl, sinemamıza büyük hizmetlerde bulunmuş isimlere “Onur Ödülü” vermeye devam ediyor. 

Yıllarca oynadığı filmlerle, sinemaseverlerin gönlünde taht kuran, sinemamızın “Sultanı” Türkan Şoray ve rol aldığı yüz seksenin üzerinde filme kendi çizgisini taşıyan sinemamızın “Delikanlısı” Kadir İnanır, Malatya Uluslararası Film Festivali’nin üçüncü yılında Onur Ödülü alacak. 


Sinemamızın bu iki dev ismi için Ali Can Sekmeç’in kaleme aldığı kitaplar da festival yayınları arasından çıkacak ve sinemaseverlere armağan edilecek. 

Bağımsız Sinemanın Usta İsmi John Sayles’a “Onur Ödülü” 

Bir diğer “Onur Ödülü”nün sahibi ise 17 filme imza atmış ve hala çalışmalarına devam eden, tüm dünyada birçok yönetmene ilham kaynağı olmayı başarmış Amerikan sinemasının seçkin ve en saygın bağımsız yönetmenlerinden biri olan John Sayles. 

John Sayles festivalin onur konuğu olarak festival süresince aramızda olacak ve Sayles’ın filmografisinden dört seçkilik film izleyicilerle buluşacak. Yönetmen filmlerinin gösterimlerinde izleyiciler arasında yer alacak ve film sonrası izleyicilerle söyleşiler yapacak. 

“Yaşam Boyu Başarı Ödülü” ve “Onur Ödülü” alacak olan sanatçılara ödülleri, 9 Kasım Cuma, 19.00’da Malatya Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan Festival Açılış Töreni’nde takdim edilecek. 

Münir Özkul 

Sanat hayatına Bakırköy Halkevi'nde tiyatro ile başladı. İstanbul ve Ankara'da Devlet tiyatroları, İstanbul Şehir Tiyatroları oyunlarının yanı sıra Tiyatro Ses, Küçük Sahne gibi özel tiyatrolarda da rol aldı. Asıl ününü 1950’lerden itibaren rol almaya başladığı sinema filmleri ile kazandı. 400’e yakın filmde rol alan Özkul’un en bilinen rollerinden biri onunla özdeşleşen “Hababam Sınıfı “serisindeki Müdür Yardımcısı Kel Mahmut tiplemesi oldu. Televizyon dizilerinin yaygınlaştığı dönemde dizi oyunculuğundan uzak dursa da “Uzaylı Zekiye”, “Ana Kuzusu” ve “Şaban ile Şirin” gibi dizilerde rol aldı. Özkul'a 1998 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Devlet Sanatçısı unvanı verildi. 

Türker İnanoğlu 

1957 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda öğrenciyken yönetmen yardımcısı olarak sinema alanına girdi. Ömer Lütfi Akad ve Nişan Hançer’e 9 filmde asistanlık yaptı. 1959 yılında “Senden Ayrı Yaşayamam” adlı filmle yönetmenliğe başladı. Yeşilçam’da çeşitli yapımcılara 10 adet film çektikten sonra 1960’ta kendi şirketi Erler Film’i kurdu ve Erler Film bünyesinde bugüne dek 200’ün üzerinde siyah-beyaz ve renkli film çekti. Erler Film ülkemizde şu anda halen faaliyet gösteren en eski ve en uzun ömürlü film şirketidir. Türker İnanoğlu bugüne dek 66 uzun metraj sinema filmine yönetmen olarak imza attı. 1979'da Ulusal Video şirketini, 1985 yılında da bir televizyon stüdyosu kurdu. Çok sayıda televizyon yapımlarına da imzasını attı. Halen SE-SAM Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin onursal başkanı olan İnanoğlu, 1997 senesinde TÜRVAK - Sinema Televizyon Eğitim Merkezi ve -Sinema Tiyatro Müzesi’ni de kurdu. 

Türkan Şoray 

Türk sinemasında Sultan lakabıyla anılan Türkan Şoray, 1960'larda sinema ile tanışmış, 1964'te 1.Antalya Film Festivali'nde "Acı Hayat" filmiyle en başarılı kadın oyuncu ödülünü almıştır. Dünyanın en çok film çeviren kadın oyuncusudur. Yılanı Öldürseler, Azap, Bodrum Hâkimi ve Dönüş filmlerinin de yönetmenliğini yapan Şoray, 90'lı yıllarla birlikte, TV çalışmalarına da ağırlık vermeye başlamıştır. Şoray, 12 Mart 2010 tarihinde Unesco Türkiye iyi niyet elçisi seçilmiştir. 

Kadir İnanır 

 Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon mezunu olan Kadir İnanır, 1969 yılında bir yarışmada birinci olarak sinema hayatına başladı. Yüz seksenin üzerinde sinema filminde, pek çok televizyon dizisinde rol aldı. 

John Sayles 

Psikoloji okumak için Williams Üniversitesi’ne giden Sayles, son senesinde ilk tiyatro yönetmenliğini Bruce J. Freidman’ın yazdığı “Steambath” adlı oyun ile gerçekleştirmiştir. Okuldan sonra da zaman zaman tiyatroya dönüş yapmış ve New York’ta hem yazıp hem yönettiği "New Hope for the Dead" (1981) ve "Turnbuckle" (1981) isimli iki oyunu sahneye konmuştur. Williams’tan mezun olduktan sonra Sayles, kariyer olarak roman yazarlığında karar kılmıştır. “Pride of the Bimbos” (1975) and “Union Dues” (1977) isimli romanları yazmıştır. 

İlk uzun metrajlı filmi Return of the Secaucus Seven (1980) ile Los Angeles Film Eleştirmenleri’nin En İyi Senaryo ödülüne layık görülmüştür. Bu film, 80’lerin başında bağımsız film hareketi olarak ifade edilmeye başlanmış olan hareketin bir parçası olarak tarihe geçmiştir. 1983 yılında Sayles, Lianna ve Baby, It's You filmlerini çekmiş, Baby, It's You’nun gösterime girmesinin ardından yönetmen; MacArthur Vakfı’nın üstün yeteneklilere beş yıl boyunca 32,000 dolar sağladığı kaynakla ödüllendirilmiştir. 

Kendi filmlerini yapmaya karar verdiğinde Sayles hep klişe tür filmlerinden özenle kaçınmıştır. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan filmlerden biri Harlem sokaklarında takılan dilsiz siyah bir uzaylının hikayesini anlatan The Brother From Another Planet (1984) olmuştur. Kömür madencilerinin 1920’lerdeki acı ve şiddet yüklü grevini anlatan küçük bütçeli Western filmi Matewan’ı (1987) çeken yönetmen her defasında faklı bölgeleri keşfetmeye devam etmiştir. Felçli eski bir pembe dizi yıldızı (Mary McDonnell) ile hemşiresinin (Alfre Woodard) hayatlarını değiştiren ilişkilerine yoğunlaştığı Passion Fish (1992) filmi Sayles’e özgün senaryo dalında ilk Oscar adaylığını getirmiştir.



.

14 Ekim 2012 Pazar

Emergo (2011)

Emergo 2011 yılı mahsulü Carles Torrens tarafından yönetilmiş olan İspanya yapımı bir film. Apartment 143 olarak da bilinir.

Emergo, ‘buluntu film’ (found footage) türünün izinden giden desteye eklenen yeni bir kart olarak yerini aldı. İngilizce çekilen film, daha çok Paranormal Activity serisine yakın duruyor.



Alan White, karısı öldükten sonra kızı Caitlin ve küçük oğlu Benny ile bir başına kalır. Oturdukları evde doğaüstü olaylarla karşılaşmaları üzerine taşınmaya karar verirler. Şehir merkezindeki bir apartman dairesine taşınan aile, burada da benzer olaylar yaşar. İşin içinden çıkamayan Alan, profesyonel yardım almak üzere bir parapsikoloji enstitüsüne başvurur. İşinin ehli uzmanlardan oluşan üç kişilik ekip, ailenin başına gelenlerin arkasındaki sır perdesini aralamak üzere daireye gelir. Daireyi kameralar ve harekete duyarlı sensörler ile donatan ekip, aile ile beraber kalarak gece gündüz devam eden aralıksız bir takibe başlar. Doğaüstü olaylara, kızı Caitlin ile sorunlar yaşayan Alan’ın sandığı gibi, ölen eşi Cynthia’nın huzursuz ruhu mu sebep olmaktadır? Yoksa olan biten her şeyin mantıklı, bilimsel bir açıklaması mı vardır? Emergo, bu soruların cevabını arayan ekibin, üç gün sürecek olan araştırma evresini anlatır.

Emergo, 1984 doğumlu genç İspanyol yönetmen Carles Torrens’in ilk uzun metraj sinema filmi. Senaryo yazarı ise daha bilindik bir isim: Rodrigo Cortés. 1973 doğumlu Cortés, kısalarıyla ünlendikten sonra ilk uzun metrajı Concursante (The Contestant, 2007) isimli kara komediyi çekti. Sonrasında yönettiği, tamamı toprağın altına gömülü bir tabutun içinde geçen Buried (2010) ile herkesin bildiği, bir sonraki işini merak ettiği bir sinemacı haline geldi. En son, başrolünde Sigourney Weaver, Robert De Niro ve Cillian Murphy gibi ünlü oyuncuların rol aldığı Red Lights'ı (2012) yazıp yönetti. Emergo’nun senaryosunu ise Red Lights’tan hemen önce kaleme aldı. Red Lights ve Emergo’nun konuları arasındaki benzerlik göz önüne alınırsa, acaba Cortés, hazır parapsikoloji mevzusuyla ilgileniyorken, bu filmin senaryosunu da araya sıkıştırmış olabilir mi sorusu akla geliyor, ister istemez.



Cannibal Holocaust (1980) ile başlayan, The Blair Witch Project (1999) ile ivme kazanan ‘buluntu film’ modası, 15.000 dolar bütçeli Paranormal Activity’nin (2007) altı sıfırlı gişe geliri elde etmesi ile önüne geçilemez bir hızla virüs gibi yayılmaya başladı. Bugüne kadar düşük bütçelisi olsun, Cloverfield (2008) gibi büyük bütçelisi olsun türe bulaşmış birçok yapım izledik. Emergo, düşük bütçeliler sınıfından türe dahil oluyor.

Film, bir minibüsün içinde başlıyor. Ekipten birinin kullandığı el kamerası ile çekilmiş bu görüntülerde, araştırma yapmaya giden üç kişilik ekip tanıtılıyor. Dr. Helzer ile iki teknisyen yardımcısı Ellen ve Paul, doğaüstü olayların yaşandığı apartmana geliyorlar. Üç kişilik White ailesi tanıtıldıktan sonra daire kameralarla donatılıyor. Bundan sonra hikâye, teknisyenlerin el kameralarından alınan görüntülerin yanı sıra, evin tavanlarına monte edilmiş kameralardan alınanlarla harmanlanarak anlatılıyor. Bu noktaya kadar Paranormal Activity serisi ile birebir benzerlik gösteren Emergo, çekim tekniği açısından devamında da farklılık göstermese de, hikâyesini daha farklı bir noktadan anlatmayı yeğliyor.

Dr. Helzer, dairede yaşanan her doğaüstü durumu bir bilim dalı olarak saygınlık kazanma uğraşındaki parapsikoloji* ile açıklamaya çalışıyor. Yer değiştiren eşyalar, uçan objeler, kendi kendine çalan telefonlar, aniden ortaya çıkan sesler ve benzerlerinin kaynağında, Paranormal Activity ve türevlerinde gördüğümüz gibi hayaletlerin değil de, psikokinezi (zihnin doğrudan doğruya maddeyi etkileme gücü) olduğunu düşünüyor. Aileye yakından baktığımızda, olanları bir oyun gibi gören, her şeyden bihaber dört yaşındaki Benny’yi bir kenara koyarsak, baba Alan ile ergen kızı Caitlin arasındaki sorunlar ilk bakışta fark ediliyor. Alan, karısının ölümünden sonra ailesini bir arada tutmaya çalışan, ama bunu başarmak için elinden fazla bir şey gelmeyen, çaresiz baba görünümünde. Caitlin ise annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan, saygısız, iletişimi neredeyse tamamen koparmış, sorunlu genç kız portresi çiziyor. Dr. Helzer, dairede olan biten her şeye genç kızın sebep olduğunu düşünüyor. Emergo, bu şekilde bir farklılık yaratmaya çalışıyor.

Ancak Emergo’nun bu haliyle ‘buluntu film’ türüne ihanet ettiğini düşünüyorum. Çünkü olayın temelinde bilinmeyen bir güç olduğu müddetçe tekinsiz bir atmosfer yaratılabilir. Her şeyi parapsikolojik temellere oturtma gayreti, filmin atmosfer yaratmada sıkıntılar yaşamasına neden oluyor.



‘Parapsikolojiye Giriş’ dersi niteliğindeki bazı sahneler, gülüşmelere sebep olacak kadar komik. Örneğin, yeni bir deney için ortaya elektronik bir alet çıktığında, meraklı Benny hemen gelip “bu ne?” diye soruyor. Dr. Helzer ders kitaplarından çıkma sözlerle karmaşık aletin açıklamasını yapıyor ve Benny’ye “anladın mı?” diyor. Benny’nin “evet” cevabı ile seyirciye ‘bak dört yaşındaki çocuk anladı, sen anlamazsan ayıp artık’ mı denmek istiyor acaba? Ya da daireye gelen medyumun, ruhlar âlemi bizimkinden doksan santimetre yukarıdadır diyerek, sandalyesinin altına kalın telefon rehberleri koyup öyle seansa başlaması nedir? Amaç parapsikolojiye daha bir ciddiyet kazandırmak mı?

Emergo, teknik açıdan benzer yöntemleri kullansa da, hikâyesini parapsikolojik temellere dayandırmaya çalıştığından, tekinsiz atmosfer yaratmada selefi Paranormal Activity kadar başarılı olamıyor. Gerçi finalde son bir ticari hamleyle köklerine dönmeyi deniyor ama pek etkileyici olamıyor. Hatta o finalin filmin bütününe zarar verdiği bile söylenebilir. Velhasıl Emergo, sadece ‘buluntu film’ türü ile arası iyi olan izleyiciler için ilgi çekici olabilir. (4/10)



* Parapsikoloji paranormal (normal olmayan) fenomenleri zihinsel kavramlar ve süreçlerle açıklamaya çalışan bir daldır. Bilimsel olduğunu iddia etmesine karşın, bilimselliği tartışılan bir konudur. Geçen yüzyılın başlarında ortaya çıkmış olan Parapsikoloji telepati, psikokinezi gibi medyumluk yeteneklerini ve benzeri psişik fenomenleri konu alır. Bir başka deyişle, Parapsikoloji paranormal (normal ötesi) güçleri, ruhsal yetenekleri ve bunlarla ilgili olguları inceleyen bir bilimsel araştırma alanıdır.


.

Altın Portakal Ödülleri Açıklandı

49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal ve Uluslararası Uzun Metraj, Kısa Film, Belgesel Film ve Halkın Portakalı ödülleri, 12 Ekim Cuma akşamı düzenlenen kapanış ve ödül töreninde sahiplerini buldu. Jüri, ödüllerin veriliş gerekçelerini açıkladı.


Hülya Avşar’ın başkanlık ettiği, Barış Pirhasan (yönetmen), Prof. Dr. Barbara Boyle (yapımcı-akademisyen), Levent Kazak (senarist), Uğur İçbak (görüntü yönetmeni), Prof. Dr. Gülseren Güçhan (akademisyen, Uluslararası Eskişehir Film Festivali Yönetmeni), Selçuk Yöntem (oyuncu), Sümer Tilmaç (oyuncu), Ayşegül Aldinç (müzisyen-oyuncu), Pelinsu Pir (oyuncu), Tunca Arslan (SİYAD Başkanı, sinema yazarı), Mine Kırıkkanat (sosyolog, yazar) ve Erdil Yaşaroğlu’ndan (karikatürist, mizah yazarı) oluşan Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması Jürisi, en iyi film ödülünü Hüseyin Tabak’ın yönettiği “Güzelliğin On Par’etmez” adlı filme verdi.

Jüri, ödül verdiği filmlerle ilgili gerekçeli kararlarını da kamuoyuna açıkladı. Gerekçeli kararda En İyi Film Ödülü’nün, “Çağımızın en önemli gerçeklerinden biri olan zorunlu göçmenliği konu aldığı, var olma kavgası veren azınlıkların hikâyesini bir çocuğun gerçek ve hayal dünyasını birleştirerek usta bir sinema diliyle yansıtabildiği için” Güzelliğin On Par’etmez adlı filme verildiği belirtildi.

Altın Portakal’ın diğer ödülleri ve jürinin bu ödüllerle ilgili gerekçeli kararları da şu şekilde sıralandı:

EN İYİ İLK FİLM ÖDÜLÜ: “Örgütsüzleştirilmiş, kıstırılmış, çaresizleştirilmiş dilsiz çoğunluğun acısını güçlü biçimde hissettirebildiği için” Erdem Tepegöz’ün yönettiği “Zerre” adlı filme;

EN İYİ YÖNETMEN ÖDÜLÜ: İşsizlik ve sömürüyü basit bir hikâye çerçevesinde anlatabildiği, sinemanın ve belgesel sinemanın araçlarını ustaca birleştirerek güçlü bir görsel üslup yaratmayı başarabildiği için “Zerre” adlı filmdeki yönetimi ile Erdem Tepegöz’e;


EN İYİ SENARYO ÖDÜLÜ: Gerçek dünyanın acımasızlığıyla başetmeye çabalayan bir çocuğun ‘büyüme’ hikâyesini yalın, sürükleyici bir üslupla anlatabildiği için “Güzelliğin On Par’etmez” adlı filmdeki senaryosu ile Hüseyin Tabak’a;

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ ÖDÜLÜ: Yetkin çerçevelemeler, ışık, kamera ve objektif kullanımıyla yarattığı atmosfer ve filmin anlatımına yaptığı katkı için “Pazarları Hiç Sevmem” adlı filmindeki çalışması ile Florent Herry’ye;

EN İYİ MÜZİK ÖDÜLÜ: Filmin bütünlüğüne katkısı ve işlenilen temayı zenginleştirici niteliğinden ötürü “Elvada Katya” adlı filmindeki çalışması ile Tamer Çıray’a;

EN İYİ KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ: Yeni ergen bir kızın kendini arama sürecinde uğradığı değişimi büyük bir incelik ve ustalıkla yansıtabildiği için “Elvada Katya” filmindeki rolü ile Anna Andrusenk’e;

EN İYİ ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ: Acımasız bir çevreyle başetmeye çalışan çocuğun değişimini, yalın ve ustaca yansıttığı için, “Güzelliğin On Par’etmez” filmindeki rolü ile Abdulkadir Tuncer’e;

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU ÖDÜLÜ: Kocası ve çocukları arasındaki çatışmayı dengede tutmaya çabalayan bir kadının iç dünyasını çok yalın bir oyunculukla yansıttığı için “Güzelliğin On Par’ Etmez” filmindeki rolü ile Lale Yavaş’a;

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU ÖDÜLÜ: “Mutsuz, ezik ve kötü bir insanın iç dünyasını, abartısız bir performansla sergilediği için “Küf” adlı filmdeki rolü ile Tansu Biçer’e;
 
EN İYİ KURGU ÖDÜLÜ: Ritmi, zamanlaması ve iç tutarlılığıyla anlatılan hikayenin özünü yansıtan bir kurgu üslubu yaratabildiği ve bunu ekip çalışmasının vazgeçilmez öğesi haline getirebildiği için “Güzelliğin On Par’etmez” filmindeki çalışması ile Chrıstoph Loidl’e;

EN İYİ SANAT YÖNETMENİ: Gerçek görsel öğelerden çıkarak, her gün yüzyüze olduğumuz bir dünyayı çarpıcı ve farkedilir hale getiren yapım tasarımı için “Zerre” adlı filmi ile Tora Aghabayova’ya;



BEHLÜL DAL JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Filmin önemli bir yan karakterine kazandırdığı sahicilik ve oyunculuk geleceğiyle ilgili güçlü bir umut yarattığı için “Güzelliğin On’paretmez” adlı filmindeki rolü ile Yüşa Durak’a;

DR. AVNİ TOLUNAY JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Karakterlerin oluşumuna ve sahiciliğine yaptığı katkılar için,” “Küf” adlı filmdeki saç ve makyaj uygulamalarındaki başarılarından dolayı Nimet İnkaya ve Gila Benezra’ya;

JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ: Ülkemiz yakın tarihinde derin izler bırakmış olan bir eğitim kurumuna dikkat çektiği ve büyük ölçüde unutturulan bu deneyimi tartışmaya açtığı için “Bu Toprağın Çocukları” adlı filme değer görüldü.

ULUSLARARASI UZUN METRAJDA EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ Macar yönetmen Krisztina Deák’ın son filmi “Aglaya-Aglaja” adlı filme verilirken;

EN İYİ BELGESEL FİLM ödülüne İnan Temelkuran ve Kristen Stevens’ın birlikte yönettikleri “Siirt’in Sırrı”;

EN İYİ İLK BELGESEL film ödülüne Zeynep Oral’ın yönettiği “Ben, Sen, O...”;

EN İYİ KISA FİLM ödülüne Rezan Yeşilbaş’ın yönettiği “Sessiz” adlı filmler değer görüldü.



.

4 Ekim 2012 Perşembe

Türkiye Kısaları Sitges Film Festivali’nde

Mayalar Yanıldı. Kıyamet 4 Ekim’de Kopuyor!

Dünyanın en eski ve ünlü fantastik film festivali Sitges Fantastik Film Festivali (Festival Internacional de Cinema Fantàstic de Catalunya) Türkiye Kısa Film Seçkisi’ni ağırlamaya hazırlanıyor. 



puruli kültür sanat tarafından hazırlanan, fantastik, bilimkurgu ve korku/gerilim türündeki kısa filmleri içeren seçkide beş film yer alıyor: bir Anadolu efsanesinden uyarlanan canlandırma Alageyik Efsanesi (Alican Meydan, 2010), şeytanın insanoğlunu baştan çıkarışına dair fantastik öykü Elmanın Laneti (H. Doğan Ercan, 2010), en mahrem anıların bile kontrol edildiği post apokaliptik bir dünyayı tasvir eden Gelecekten Anılar (Hüseyin Mert Erverdi, 2010), eski bir hatıranın gün ışığına çıktığı tekinsiz bir sohbete kamerasını çeviren Microcassette Recorder (Dünay Kılıç, 2010) ve insanların sanal gerçeklikte sanal deneyimler yaşayabildikleri distopik bir gelecekte geçen Perspective (Mehmet Can Koçak, 2011). Seçki 5 Ekim 2012 Cuma günü gösterilecek.



“Dünyanın sonu”na doğru 

4-14 Ekim 2012 tarihleri arasında İspanya’nın Sitges kasabasında 45. kez düzenlenecek olan festivalin bu seneki teması “Dünyanın Sonu”. Tema, Maya kehanetlerine göre 2012 yılı dünyanın sonuna işaret ettiği için seçilmiş. 

Kıyametten kaçış yok. Ünlü olsanız bile… 

Bu sene Kim Ki-Duk, David Cronenberg, Takeshi Kitano, Alain Resnais, Takashi Miike gibi yönetmenlerin son filmlerini seyirciyle buluşturacak olan Sitges Fantastik Film Festivali’nin onur konuğu Quentin Tarantino. Tarantino ile birlikte Neil Jordan, Elijah Wood ve Eli Roth gibi isimler de festivali ziyaret edecek.

Seçki ve festival hakkında daha fazla bilgi için: http://sitgesfilmfestival.com/eng/brigadoon


1 Ekim 2012 Pazartesi

Abraham Lincoln: Vampire Hunter (2012)

Abraham Lincoln: Vampire Hunter 2012 yılı mahsulü Timur Bekmambetov tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.

Ülkesi Rusya’da çektiği Nochnoy dozor (Night Watch, 2004) ve Dnevnoy dozor (Day Watch, 2006) isimli fantastik filmlerle ses getirmeyi başaran Timur Bekmambetov’un Hollywood’un gözünden kaçması beklenemezdi elbette. Abartılı aksiyon sahneleriyle hatırlanacak olan Wanted (2008), macera dolu olduğu söylenen Amerika’daki ilk sınavıydı. Kazak asıllı Rus yönetmen, Abraham Lincoln: Vampire Hunter ile Hollywood’da kalıcı olmak istediğinin altını çiziyor.



1976 doğumlu Seth Grahame-Smith, senaryo yazarı ve yapımcı olarak birçok televizyon ve sinema projesinin içinde olan bir isim. Fakat daha çok Pride and Prejudice and Zombies (2009) ile Abraham Lincoln, Vampire Hunter (2010) isimli ‘çok satan’ romanların yazarı olarak tanınıyor. Jane Austen’ın herhangi bir telif hakkı bulunmayan (public domain) Pride and Prejudice isimli klasiği ile zombileri bir araya getiren ‘parodi roman’ı iyi bir satış grafiği yakalayınca, Seth Grahame-Smith ertesi sene aynı formülü bir kez daha kullanmaya karar vermiş olmalı ki, bu sefer de Amerika’nın en sevilen başkanlarından Abraham Lincoln’ın hayatı ile vampirleri bir araya getirdi. Bu ‘parodi roman’dan sinemaya uyarlanan Abraham Lincoln: Vampire Hunter’ın senaryosu gene Grahame-Smith tarafından yazıldı.

Sene 1818, Abraham Lincoln henüz 9 yaşındadır. Anne ve babası Jack Barts isimli despot bir tüccarın yanında işçi olarak çalışmaktadır. Bir gün bir köle tacirinin siyahi bir çocuğa eziyet ettiğini gören Abraham olaya müdahale eder. Çıkan tartışma sonucu ailesi kovulur. Aynı gece evlerine gizlice giren Barts, annesini boynundan ısırır. Olaya şahit olan Abraham, Barts’ın gerçek yüzünü görür; o bir vampirdir. Çok hastalanan kadın ertesi gün ölür. Aradan dokuz sene geçer. Annesinin katilinden intikam almaya kararlı Abraham, elinde silahı ile Barts’ın karşısına dikilir. Ancak onu öldürmeyi başaramaz. Henry Sturgess isimli bir yabancının yardımıyla canını zor kurtarır. Henry, vampirlere karşı savaş açmış bir avcıdır. Abraham’a vampirlerin zayıf yönlerini ve vampir avcısı olmanın inceliklerini öğretir. Artık hazır olduğuna inanan Abraham, Springfield’a yerleşir. Bir yandan avukatlık eğitimini sürdürürken, bir yandan da yerel esnaflardan Joshua Speed’in yanında tezgahtar olarak çalışır. Geceleri ise kan emicilerin korkulu rüyası, acımasız bir vampir avcısı olarak adeta ikinci bir hayat yaşar. Annesinin katili ile yüzleşeceği günü iple çeken Abraham, asıl düşmanının kıtadaki bütün vampirleri dönüştüren Adam ve Vadoma olacağını henüz bilmiyordur.



Önce film hakkında en sevdiğim noktadan başlayayım. Timur Bekmambetov, aynı Wanted’da olduğu gibi burada da aksiyonun sınırlarını dibine kadar zorluyor. Herhangi bir polisiye filmde sıklıkla rastlanabilecek kovalamaca sahneleri vardır ya, hani şu kötü adam yaya olarak kaçmaya başlar, iyi adam kovalar, o koşuşturmacanın bir kısmı illa ki trafiğin ortasında sıkışıp kalmış arabaların üzerinde geçer, işte o kısmın bir benzeri arabalar yerine atlar kullanılarak çekilmiş. Hem de dört nala koşan atlar. Ya da Wanted’daki uçuk suikast sahnesini hatırlayın. Wesley kurbanını arabayla takip eder, iki araç yan yana geldiğinde ateş eder ama kurşun geçirmez camları aşamadığı için vuramaz, ‘sun roof’un açık olduğunu fark eder, kendi arabasını kurbanınkinin üzerinden uçurarak bulduğu tek açıklıktan hedefini tek atışla vurur. Abraham Lincoln: Vampire Hunter’da da buna benzer uçuklukta bir tren sahnesi var. Patlayıp alev alan köprüden teker teker yuvarlanan vagonlar ve vagonlar üzerinde bitmek bilmeyen ölümüne dövüşler. Bekmambetov’un hakkını vermek lazım. Aksiyon sahnelerinde, çocuksu bir aşırılığın peşinde koşarcasına, gidebileceği en uç noktaya kadar gitmekten asla kaçınmıyor. Tamam, temel fizik kanunlarından bihaber şımarık bir çocuk gibi davranıyor olabilir, ama kimse zeki olmadığını söylemesin.

Abraham Lincoln: Vampire Hunter’ın önemli sorunlarından biri temposu. Abraham Lincoln’un gençlik yıllarının anlatıldığı ilk kısım sıkıntısız geçilirken, başkanlık dönemine gelindiğinde tempo iyice düşüyor. Sonra finale doğru gene toparlıyor ama arada kalan bölümde filmden kopmanıza neden olabilecek, göze batan bir durağanlık mevcut.



Herhalde Seth Grahame-Smith’in her şeyi birbirine karıştırarak anlatmayı sevdiği ‘parodi roman’larının etkisiyle olsa gerek, filmde vampir mitiyle ilgili rahatsız edici değişiklikler yapılmış. Vampirlerin özel karışım kremler kullanarak güneşten etkilenmemesi ya da kurtadamlar üzerinde etkili olduğu kabul edilen gümüş ile öldürülmesi gibi. Görsel açıdan 30 Days of Night’dakiler (2007) ile neredeyse birebir benzerlik gösteren vampirler etkileyici olmaktan çok uzak. Aşırı CGI kullanımı ise filmi olduğundan daha basit ve ucuz göstermekten başka bir işe yaramıyor.

Ama en önemlisi filmde vampire yüklenen anlam. İç Savaş’ta vampirler güneylilerin yanında savaştırılarak ilk sinyaller veriliyor. Finalde ise vampirlerin (yani kan emicilerin) Abraham Lincoln sayesinde Kuzey Amerika kıtasından temizlendiğinden ve sağ kalanların Güney Amerika, Asya ve Avrupa gibi diğer kıtalara kaçtığından bahsediliyor. Yani kan emicilerin diğer ülkelerde hala hüküm sürdüğünden ve ABD başkanlarının vampir avcılığını sürdürerek, bütün dünyaya özgürlük getirme misyonuna devam etmek zorunda kaldığından dem vuruluyor. Ah ABD, sen olmasaydın, ne yapardı bu dünya?



Artık bıkkınlık veren milliyetçi muhafazakar bakış açısını bir kenara koyarsanız, Abraham Lincoln: Vampire Hunter için seyir zevki açısından tatmin edici ve deli dolu aksiyon sahneleri ile sıkıcı olmaktan uzak denebilir. Ama izledikten sonra hatırda kalması pek ihtimal dahilinde değil. Beklenti çıtanızı bir kenara bırakıp öyle izlerseniz, eğlenebilirsiniz bile. (5/10)


.