10 Eylül 2012 Pazartesi

Chernobyl Diaries (2012)

Chernobyl Diaries 2012 yılı mahsulü Bradley Parker tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.

2007 yılında Oren Peli’nin Paranormal Activity’si ortalığı kasıp kavurmuştu, aynı The Blair Witch Project’in 1999’da yaptığı gibi. Devam filmleri ile başarılı bir reklam kampanyası sonucu oluşturulan yoğun ilginin ekmeğini yeme gayretleri, giderek azalan bir ivme ile devam etti. Peli, The River (2012) isimli dizinin senaryosuna katkıda bulunduktan sonra, şimdi de Carey ve Shane Van Dyke ile beraber yazdığı Chernobyl Diaries ile karşımızda.



Chris, evlenmeyi düşündüğü uzatmalı sevgilisi Natalie ve onun en yakın arkadaşı Amanda ile birlikte uzun bir Avrupa tatiline çıkar. Yıllar önce Kiev’e yerleşen Chris’in ağabeyi Paul’a da uğramayı ihmal etmezler. Kiev’de geçirdikleri birkaç gün sonrasında Moskova’ya geçmeyi düşünen üçlüye Paul bambaşka bir teklif getirir: ‘ekstrem turizm’ adı altında pazarlanan, Çernobil nükleer santrali yakınındaki Pripyat isimli boşaltılmış kente yapılacak bir günlük gezi. Biraz isteksizce de olsa teklifi kabul ederler.

Bilindiği üzere Çernobil’de 1986 yılında yaşanan felaketten sonra santralde çalışanların yaşadıkları Pripyat tamamen boşaltılmıştır. O günden beri karantina altında bulunan bölgeye bütün girişler yasaktır. 

Uri isimli eski bir askerin tek başına işlettiği turizm ofisinden eski tipte bir minibüsle yola çıkmadan önce gruba Avustralyalı Michael ve bir aydır beraber olduğu Norveçli sevgilisi Zoe de katılır. Pripyat’a girişte sıkıntı yaşasalar bile beş yıldır bu işi yapan Uri arka yolları kullanarak şehre girer. İlk başlarda her şey yolundadır, güle eğlene fotoğraflar çekilir, radyasyon oranı düşük seviyelere inmiş hayalet şehrin ürkütücü görüntüsüne hayran kalınır. Arada birkaç korkutucu aksilik yaşansa bile hava kararmadan minibüse geri dönerler. Ancak minibüsün buji kabloları bir hayvan(?) tarafından kemirilmiştir. Tabii ki telefonlar çekmez ve telsizle kimseye ulaşamazlar. Gece vakti yürüyerek şehirden çıkmak tehlikeli olduğu için geceyi minibüste geçirmeye karar verirler. Kısa bir süre sonra şehirde başkalarının da bulunduğunu fark ederler. Bu başkalarının gruptakilerin gitmelerine izin vermeye hiç niyetleri yok gibidir.


Fragmanını ilk izlediğimde Chernobyl Diaries’in izlemesi sıkıntılı ‘buluntu film’ (found footage) örneklerinden biri olacağını düşünmüştüm. Neyse ki öyle değilmiş, ama hemen sevinmeyin, seyircinin başını döndürmede en az onun kadar iddialı el kamerası ile çekimler zaman zaman sıkıntılı anlar yaşatabiliyor. 

Filmin en büyük dezavantajı fazlasıyla tahmin edilebilir olması. Gerçi bazı sahnelerde bunu kendi lehine kullanmayı gayet iyi beceriyor. Özellikle ilk yarım saati çok başarılı olan film, tekinsiz mekân gibi önemli bir ayrıntının yardımıyla ürkütücü bir atmosfer yaratmada pek sıkıntı yaşamıyor. Terk edilmiş hayalet şehir Pripyat ve Çernobil faciası gibi gerçek hayat ile bağlantılı detaylar üzerine kurulan senaryonun, iyi satacak bir fikir olduğu aşikâr. Bunun bilinciyle karakterler ve çarpıcı bir final gibi önemli detayların fazla önemsenmemesi de filmin eksileri arasına eklenebilir.


Chernobyl Diaries, ilk yarım saat sonrasında başarıyla kurduğu ürkütücü atmosfere sırtını dayıyor ve karanlık dehlizlerde, terk edilmiş apartmanların içinde, şehrin loş sokaklarında geçen bitmek bilmez bir kaçıp kovalamacanın peşine düşüyor. El kamerasının oynaklığı sayesinde, net bir görüntü alamadan geçen dakikalar boyunca, karakterler bir o yana bir bu yana koşturup çığlık atmaktan başka bir şey yapamıyorlar. The Blair Witch Project’i andıran çekimler, oyuncuların kendilerini gösterme fırsatını ellerinden alıyor. Frit Villt serisi ile ismini duyuran Ingrid Bolsø Berdal’ı (Zoe) yeterince izleyememek fazlasıyla üzücü. 

Bradley Parker’ın yönettiği ilk uzun metraj olan Chernobyl Diaries, iyi bir fikirden yola çıkan, başarılı mekân tasarımları ile dikkat çeken, ancak daha çok ani ses ve görüntü efektleriyle seyirciyi zıplatmayı hedefleyen ve berbat bir finale ev sahipliği yapan, sıradan bir korku filmi olmaktan kurtulamıyor. Amerikalı gençlerin tehlikelerle(!) dolu yabancı ülkelerde başlarına gelen korkunç olayları anlatan Turistas (Brezilya), Hostel (Slovakya) ve The Ruins (Meksika) gibi örneklerin Ukrayna ayağı da böylece tamamlanmış oluyor. 

Azılı korku sineması düşkünü bünyeler için zaman zaman ilgi çekici anlar barındıran Chernobyl Diaries, iyi bir seçim olabilir. Ama çok tatmin edici bir deneyim olmadığının altını çizmek şartıyla. (5/10)


.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder