19 Ocak 2011 Çarşamba

Training Day (2001)

Training Day 2001 yılı mahsulü Antoine Fuqua tarafından yönetilmiş olan ABD / Avustralya ortak yapımı bir film. Senaryo David Ayer tarafından kaleme alınmış.


Film kabaca acemi polis memuru Jake Hoyt'un (Ethan Hawke) narkotik şubedeki ilk gününü anlatır. Ama ne ilk gün. Hoyt sabah erkenden dedektif Alonzo Harris (Denzel Washington) ile buluşur. Her hareketiyle garip biri olduğunu imleyen dedektif ile bütün gün şehrin suç batağına saplanmış sokaklarında gezerler. Hoyt'un dedektif Harris'in kendi namına yasadışı işler çevirdiğini anlaması uzun sürmez. Henüz şubede ilk günü dolmadan Hoyt, "iyi polis" olmak ile "kötü polis" olmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Dedektif Harris'in bu tercihi şansa bırakmaya niyeti yoktur.


Nerdeyse 10 sene önce çekilmiş bu filmi nasıl atlamışım anlayamadım. Sanırım buna yönetmen Fuqua'nın filmografisindeki vasat aksiyon filmlerin çokluğu neden olmuş olabilir:

2009 Brooklyn's Finest
2007 Shooter
2005 Murder Book (TV filmi)
2004 King Arthur
2004 Lightning in a Bottle (belgesel)
2003 Tears of the Sun
2001 Training Day
2000 Bait
1998 The Replacement Killers

Polisiye filmlerde sıklıkla karşılaştığımız bir konusu olduğundan Training Day senaryo namına maça 1-0 yenik başlıyor, ama bu handikapa rağmen dakikalar ilerledikçe maçı lehine çevirmeyi başarıyor. Bunu nasıl başarıyor? Hawke ve Washington'ın usta işi sürükleyici oyunculukları önderliğinde azimli bir görüntü çizen ekipteki diğer oyuncular da on numara işler çıkarmışlar. Film boyunca kısa rollerde birbirinden enterasan isimlere rastlamak mümkün: Scott Glenn, Tom Berenger, Cliff Curtis, Dr. Dre, Snoop Dogg, Macy Gray, Raymond Cruz ve güzeller güzeli Eva Mendes gibi. Ekip sağlam olunca, diyaloglar, mekan ve karakterler inandırıcı bir şekilde yazılınca, ortaya çıkan işin kötü olma olasılığı da ortadan kalkıyor. Her ne kadar filmin sürprizlerinin (twist) hemen hepsi önceden tahmin edilebilir olsa da, her ne kadar filmin finali böylesi bir filme yakışmayacak kadar aceleye getirilmiş ve çok ucuz gibi görünse de, bunlar filmden aldığım keyfe çok zarar vermeyi başaramadılar.


Sözün özü, eğer benim gibi zamanında bu filmi atlayanlardansanız, geriye dönüp filme göz atmakta fayda var. Sonuçta Training Day, polisiye bir filmden beklenenleri fazlasıyla veriyor. (8/10)

18 Ocak 2011 Salı

Tomorrow, When the War Began (2010)

Tomorrow, When the War Began 2010 yılı mahsulü Stuart Beattie tarafından yönetilmiş olan Avustralya / ABD ortak yapımı bir film. John Marsden'in romanından gene Stuart Beattie tarafından sinemaya uyarlanmış. Beattie'nin yönettiği ilk film, ama kendisini yazdığı senaryolar ile yakından tanıyoruz. G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009), Australia (2008), 30 Days of Night (2007), Derailed (2005), Collateral (2004) gibi filmlerin senaryo takımlarında görev aldı.



Avustralya'da bir kasabada yedi arkadaş haftasonunu geçirmek üzere Hell (Cehennem) adını verdikleri ama isminin aksine cennete daha yakın, dağların arasında, gözlerden ırak, sessiz sakin doğa harikası bir nehir kenarına (ki Avustralya'da böyle yerler bulmak zor olmasa gerek) kamp yapmaya giderler. Tesadüfe bakın ki tam o esnada Avustralya, görünüşlerinden Asyalı olduğu anlaşılan, ama ismi zikredilmeyen bir ülke tarafından işgal edilir. Kasabaya dönen gençler neler döndüğünü anlamakta gecikmez. Kasabadaki herkes işgalci kuvvetler tarafından kasabanın merkezine toplanmış, esir alınmıştır. Gençler, Cehennem ismini verdikleri yeri gizli sığınakları haline getirip işgalci kuvvetlere karşı savaşmaya karar verirler.


Tomorrow, When the War Began'ın (TWWB) konusu büyük ölçüde seksenlerin efsane filmlerinden, ülkemizde de video kaset furyası döneminde bir hayli popüler olan Red Dawn'ı (1984, y.John Milius) anımsatıyor. Red Dawn'da kasabalarını (dolayısıyla ülkelerini) işgalci Sovyet güçlerine karşı koruyan vatanperver Amerikan gençlerinin mücadelesi anlatılıyordu. Ülkesinin müdafaasını üstlenmiş gençlerden bazıları günümüzün popüler isimleri tarafından canlandırılmıştı. Eğer filmi izlemediyseniz, Patrick Swayze, C. Thomas Howell, Charlie Sheen gibi henüz kariyerlerinin başlarındaki aktörleri izlemek enterasan olabilir.


TWWB'a dönersek; film (ya da roman, ikisinin beraber hareket ettiğini düşünüyorum) seksenlerde ticari anlamda başarılı olmuş bir formülü almış, günümüze uyarlamış. Milliyetçi, şovenist, muhafazakar etmenler özenle filmin içine serpiştirilmiş. Fakat seksenlerde sadece bu kadarı başarılı bir film olması için yeterli iken günümüzde maalesef(!) yeterli değil. Zaman, içi boşaltılmış izm'lerin zamanı. Formül, gişede işleyebilmesi için elden geçirilmiş, günümüzün popüler ögeleri eklenerek dönüştürülmüş. Bunun için de vampir ve kurtadam mitlerinin içleri boşaltılarak formülize edilmiş Twilight serisi örnek alınmış. Yani TWWB için kısaca Twilight'ın aksiyon versiyonu diyebiliriz.


Popüler sinemanın girdiği bu yol düşündürücü. Önce diziler ile hayatımıza girip ufak ufak film izleme zevkimizi öldürdüler. Bu dizi illetine alışmış, düşünmek istemeyen, herşeyi "armut piş ağzıma düş" kolaycılığında almaya alıştırılmış bünyelere hitap eden dizi mantığında (mantıksızlığında) filmler, olmadı seriyaller üretmeye başladılar. Popüler sinema hiçbir zaman bu kadar acınası hallere düşmemişti. Ama aslında bu çok daha vahim bir duruma işaret ediyor. Bu filmler her kesim tarafından yerden yere vuruluyor, iş yapmıyor değil. Aksine bütün dünyada alıcı buluyor, anlayamadığım bir şekilde kendi fan gruplarını oluşturuyor. Yani (her ne yapılmak isteniyorsa) plan gayet başarılı bir şekilde, tıkır tıkır işliyor.


Twilight tadındaki içi boş fecaatleri seven bünyeler Tomorrow, When the War Began'ı da seveceklerdir muhakkak. Uzak durulması gereken filmlerden. (1/10)


Serinin devam filmleri için düğmeye basılmış. Serinin ikinci filminin 2012'de, üçüncüsünün ise 2013'de vizyona girmesi planlanıyor. Bu arada filmde Yunan bir genci Deniz Akdeniz isminde bir Türk'ün canlandırması coğrafyamız adına enterasan bir nokta.

14 Ocak 2011 Cuma

!Geceyarısı Filmleri!

!Geceyarısı Filmleri!
“Devil vs. Devil”



Hazırlayan: Serdar Kökçeoğlu
Konuk seçici: Ezgi Aksoy
14 Ocak 2011, Saat: 22:00
KargART Salonu, Kadıköy - İSTANBUL

Film: El Día de la Bestia (The Day of the Beast)
Yönetmen: Álex de la Iglesia
Tarih ve süre: 1995, 103 dk.

Film: Alucarda
Yönetmen: Juan López Moctezuma
Tarih ve süre: 1978, 85 dk.




El Día de la Bestia (1995)

Kült filmlerin adamı Alex de Iglesia, bana sorarsanız bir çizgi roman yönetmeni. Zaten sinemanın büyüsüne kapılana kadar da çizgi roman illüstratörü olarak, İspanya’nın underground kültürüne katkıda bulunuyor. Iglesia, kendi düş gücüyle ürettiği ‘ucuz roman’ları filme alıyor. Bir tür asit kafasını anlattığı, kötü trip filmi 1995 yapımı El Dia de La Bestia (The Day of the Beast/Şeytanın Günü) de en karakteristik filmi.
El Dia de La Bestia, şeytani duygular ve bizzat şeytan üzerine kararında bir parodi sunan, korku öğelerinin mizahla birleştiği bir kara komedi. Temasının “dünyayı kurtarmak için günah işlemek” gibi bir paradokstan, sağlam bir ironiden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Bu tema hiç kuşkusuz aynı zamanda yüksek perdeden bir kara mizah konusu ve Alex de Iglesia’nın absürt mizah anlayışı içerisinde yoğrulunca ortaya güzel bir izlence çıkıyor. Film hayatını bir kitabı incelemeye adamış ve çalışmalarının sonucunda şeytanın oğlunun Noel arifesinde Madrid’de doğacağı kanısına varmış olan Peder Angel Berriartua’nın bir gece boyunca süren maceralarını anlatıyor. Peder, işleyebildiği kadar günah işleyerek şeytanın güvenini kazanmak ve oğlunun tam olarak nerede doğacağını öğrenmek derdinde. Film boyunca pedere satanist bir metalci ve gizemli mevzular üzerinden para kazanan bir şarlatan, bir sahte medyum eşlik ediyor.
90’ların tam ortasında, yani metal müziğin tüm dünyada bir fırtına gibi esmekte olduğu yıllarda çevrilmiş olması, filmin kült yapısını besler nitelikte. Ayrıca günah işleyerek dünyayı kurtarmak isteyen peder gibi sinema tarihi açısından eşsiz, akıllara zarar bir karaktere de sahip. Filmin bir diğer başarısı ise, hem bir korku filmine, hem de bir kara komediye yaraşır nitelikteki karanlık atmosferi ve türler arasında yaptığı yumuşak ama kuvvetli geçişler. Zira örnekleri bolca bulunsa da aslında mizah ve korkuyu birleştirmek zor zanaattir. Filmin tek handikapı, sonunu bağlayan ahlakçı yaklaşım. Absürt ve fantastik öğelerle start alan film, daha “akılcı” bir finiş noktasında son buluyor.
Neticede Alex de Iglesia’nın en önemli filmi El Dia de La Bestia, kötü bir film olarak değil iyi bir kara komedi olarak yerleşiyor kült filmler malikanesine.



Alucarda, Hija de Tinieblas (1978)

Juan López Moctezuma, 70’li yıllar Meksika korku sineması, gotik sinema denildiğinde ilk akla gelen isimlerden. Hatta o yıllarda tüm Latin Amerika sinema camiası arasından sıyrıldığını söylersek, yanlış olmaz. Alucarda, ya da bir diğer adıyla Hija de Tinieblas da (The Daughter of Darkness/Karanlığın Kızı) tipik bir Moctezuma filmi, bence en iyisi. Tereddüt etmeden söyleyebilirim, 70’li yıllara ait en iyi ve en garip şeytan filmlerinden biri Alucarda.
El Día de la Bestia’nın aksine; içinde mizah barındırmayan, şeytanla mizahı aynı cümle içinde kullanmayı aklından dahi geçirmeyen, ciddi, karanlık, garip, cesur, erotik ve atmosferik bir korku filmi Alucarda. 1872’de Sheridan Le Fanu tarafından kaleme alınmış olan Carmilla adlı gotik romanın serbest bir uyarlaması olduğu biliniyor. Filmin başrolünde bugün Meksika telenovela’larının (Latin Amerika’da yaygın olan pembe diziler) aranan oyuncusu Tina Romero’nun yer aldığını da hatırlatmak gerek.
Tina Romero’nun canlandırdığı karakter, yani 15 yaşındaki Alucarda; bir manastırda dinibütün rahibelerle yaşayıp giden genç bir kız. Filmin diğer kahramanı ise Justine, manastıra ailesini kaybettikten sonra getirilen genç kız. Alucarda’nın satanik eğilimleri filmin başından itibaren kendini gösteriyor. Ancak Justine karakterinin ben doğrudan Marquis de Sade’ın “Justine”ine bir gönderme olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu Justine de uzun süre erdemliliğini korumak için savaş veriyor. Bunu bana düşündüren en büyük neden, filmdeki erotizm anlayışının “hastalıklı” ve rahatsız edici bir tarzı olması. Ayrıca Francis Ford Coppala’nın 1992’de çektiği kült filmi “Bram Stoker’s Dracula”da Alucarda’dan esinlendiğini düşünüyorum. Özellikle manastırdaki rahibelerin kostümlerinden, rahibelerin “kıvranma” sahnelerinden ve de surrealist atmosferinden. Bu noktada belirtmek isterim ki Alucarda, pek çok sahnesinde sürrealist bir anlatıma sahip. Düşsel yaklaşımları oldukça etkileyici.
Film barındırdığı çıplaklık, lezbiyen ilişki, enteresan ve erotik şeytana, tanrıya tapma ritüelleri gibi öğeler yüzünden gösterime girdiği andan itibaren tartışmaların odak noktası haline gelmişti. 1978 yılı Meksikası için aşırı bulunmuş ve pek çok elit sinema adamı tarafından yuhalanmıştı. Zira özellikle 70’lerin b-film anlayışı uyarınca ürkütmek, şok etmek, kanırtmak düsturunu benimsemiş bir film olarak Alucarda zihinleri bir hayli zorluyordu. Buna karşılık, gösterime girdiği yıllarda çok da ilgi topladığı, büyük kitlelere ulaştığı söylenemez. Ancak yıllar geçtikçe Alucarda, underground filmler listesindeki haklı yerini aldı. Pek çok çağdaş yönetmene ilham kaynağı oldu. Bir alt-kültür nesnesine, underground elemana dönüştü ve özellikle Latin Amerika’nın alternatif gençliği, sanat camiaları için sürrealist bir esin ve eğlence kaynağı oldu. Ve olmayı da sürdürüyor.