15 Aralık 2011 Perşembe

Tübitak Saklı Düşman Çıktı!

Emrah Ablak imzalı Tübitak Saklı Düşman okurların beğenisine sunuldu. 


Tübitak ilk olarak aylık dergi Lombak’ta yayınlanmaya başladı. Profesör Azmi Cankuş ile temizlik görevlisi Bayram Efendi’nin ‘biz’e özgü, ‘bilimden uzak bilimsel’ maceralarını anlatan çizgi dizi ilk günden itibaren okurlardan olumlu tepkiler aldı. 2005 yılında çıkan kitapta Lombak’ta yayınlanan maceralar bir araya toplandı.

2011 tarihli Saklı Düşman alt başlıklı yeni kitapta ise Ablak, daha önce hiç yayınlanmamış yepyeni bir macera ile Tübitak’ı özleyenlerin seslenişine cevap veriyor.


EMRAH ABLAK

Karikatürist, çizgiromancı. (d. 1972, Zonguldak)
Sivas’ın Divriği ilçesinin Cürek kazasında ilkokula başladı, Karabük’te bitirdi. Ortaokul ve liseye Ankara’da devam etti. Yıldız Teknik Üniversitesi, Makina Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi.
Çizerliğe Avni dergisinde başladı. Daha sonra Dıgıl, Fos, Parazit, Biber, HBR Maymun, L-Manyak, Lombak, Kemik, Penguen adlı dergilerde çalıştı. İlk çizdiği karikatür köşelerinden itibaren ana akım anlayışın dışında, absürd komik espirileriyle dikkat çekti. L-Manyak’ta çizdiği Psiko ve daha sonra Psiko ile benzer konseptte Lombak’ta çizdiği Tübitak isimli çizgi roman serisi ile popüler oldu. Tübitak’ta Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu içerisinde kurguladığı bir profesör ve bir temizlikçinin tezatlığını kullanarak mizah ve maceraya dayalı öyküler yaptı. Halen Uykusuz dergisinde karikatür köşesi ve Jamal isimli bir bant karakter çizmektedir.

KİTAPLARI
 
  • Tübitak (2005 – Doğan Kitap)
  • Aman Ne Komik (2009 – Mürekkep Yayınları)
  • Jamal (2011 – Mürekkep Yayınları)
  • Tübitak Saklı Düşman (2011 – Mürekkep Yayınları)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Touch of Evil Video Serisi

The New York Times Magazine, 2011 Hollywood Özel Sayısı’nı ‘Touch of Evil’ ismini verdiği inanılmaz video serisi ile beraber yayınladı. Seride, süreleri 30 ile 60 saniye arasında değişen, birbirinden çarpıcı toplam 13 video bulunuyor.

“Kötülüğün ikonlarından esinlenen ve bu sene en iyi performansı gösteren oyuncuların rol aldığı, sinematik kötülüğün video galerisi” ana başlığı ile sunulan videoları Alex Prager yönetmiş.

NY Times eleştirmenlerinden A.O. Scott, Touch of Evil serisi için aşağıdaki önsözü kaleme almış:

“Sinemada starlığın geçer akçesi ‘mış gibi yapmak’ olabilir, ama en tadından yenmeyen, en akılda kalıcı rollerin sıklıkla kötü adamlara ait olduğu konusunda birçok oyuncu hemfikirdir. Bu seneki portfolyoda yer alan 13 oyuncu, 2011 yılı içinde, (basit tanımlamalara karşı çıkanlarla birlikte) sevimli, asil, trajik ve peygamber sabrına sahip karakterleri canlandırarak öne çıktılar. Fakat bu sene hiç biri canavarı, katili veya haydutu canlandırmadı. Dergi onlara bir de ‘kara şapka’yı deneme şansı verdi.

Kötü adamlardan bazıları nahoşluğun belli başlı simgelerinden esinlenildi. Diğerleri daha çok filmlerde zevkin ve rahatsızlığın güçlü kaynağı olarak yer etmiş ilkel korkularla bağlantı kuruyor. Acımasızlık. Baştan çıkarma. Öfke. Bu oyuncuların bir hareket, bir ifade değişikliği ya da basit bir bakış ile bizi rahatsız edebilme yeteneği, sadece bizim onları daha çok sevmemize yol açıyor.”


Her biri seyredilmeye değer bu etkileyici videoların tamamını BURAYA basarak izleyebilirsiniz. İyi seyirler…



Kaynak: http://www.nytimes.com/interactive/2011/12/06/magazine/13villains.html#

İlk yayınlandığı yer: http://www.otekisinema.com/touch-of-evil-video-serisi/ 
 

19 Temmuz 2011 Salı

Prowl (2010)

Prowl 2010 yılı mahsulü Patrik Syversen tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.

Prowl, Norveçli yönetmen Syversen'in memleketi Norveç'de çektiği ilk filmi Rovdyr'den (Manhunt, 2008) sonra yönettiği ikinci uzun metraj film. Başarılı bir slasher olduğunu düşündüğüm Rovdyr'den sonra Syversen'in yaban ellerde (ABD) neler yapmış olabileceğinin merakı ile oturdum ekran başına.

Amber yaşadığı küçük kasabadan (Famfield) bir an önce büyük şehre (Chicago) göç etme hayaliyle yanıp tutuşan bir genç kızdır. Şehirde kiralık bir ev bulur, fakat evsahibi eğer ertesi güne kadar depozitoyu getirmezse evi başkasına vereceğini söyler. Yanına beş arkadaşını (Peter, Suzy, Eric, Fiona ve Ray) alan Amber, hayallerine doğru yola çıkar. Maalesef kasabadan çıktıkları anda araçları bozulur. Bir tır yardım maksadıyla durur, ama pek yardımcı olamaz. Tır da şans eseri Chicago'ya gitmektedir. Tır şoförü Bernard'a adeta yalvaran altı genç tırın arkasındaki treylere biner. İçlerinden birini güya emniyetli olsun hesabı Bernard'ın yanına oturturlar. Gece olana kadar herşey yolunda gidiyor gibidir. Bir süre sonra ana yoldan ayrılan tır sapa bir yolda ilerlemeye başlar. Ön tarafta oturan arkadaşlarına ulaşamayan beşli Bernard'ı durmaya ikna edemezler. Nihayet tır durur, treylerin arka kapısı açılır. Tır karanlık, devasa boyutta, depo gibi bir yerin kapısına park etmiştir. Dışarı baktıklarında kimseyi göremezler. Bir şeyler çok fena ters gitmektedir.

After Dark Films'in yapımcılığında Bulgaristan'da çekilen Prowl, fazlasıyla klişe bir başlangıç yapıyor. Bu süreçteki mantık hataları ve sinir bozucu diyaloglar "eyvah, kötü bir film gümbür gümbür geliyor!" gibi sinyaller veriyor. Ama beş genç tırdan inip depoya girdikten sonraki bölümde film uyandırdığı merak duygusu ve hızlanan temposu ile bambaşka ritme giriyor. Finale doğru bütün gizem ortadan kalktıktan sonra film tekrar can sıkıcı bir hale geliyor ve anlamsız bir finalle nihayetleniyor.

Filmde beni en çok etkileyen detayı bir sonraki paragrafta anlatacağım anlatmasına ama eğer filmi seyretmediyseniz lütfen SPOILER ibaresi ile işaretlenmiş bölgeyi okumadan devam edin.




*** SPOILER ***

Aslında bu filmi yazma isteğimin en büyük sebebi filmin içinde harcandığını düşündüğüm farklı ve sağlam bir fikrin olması. Filmin kahramanlarının getirildiği terkedilmiş bölgeyi ele geçiren bir grup vampir, bu alanı genç ve deneyimsiz vampirlerin avlanma eğitim bölgesi olarak kullanmakta. Bernard (ve belki daha onlarca farklı şoför) sağdan soldan, kaybolmasından kimsenin şüphelenmeyeceği kişileri (misal cankileri) toparlayıp mekana getiriyor ve getirdiği insanlar genç vampirlerin eğitimi için kullanılan avlara dönüşüyor. Film maalesef bu güzel fikrin etrafını ilgi çekici bir öykü ile süslemeyi beceremiyor ve sıradan bir filme dönüşmekten kurtulamıyor.

Bir de anlamadığım bir nokta var. Filme göre vampirlerin gündüz dolaşmasında bir sıkıntı yok. Madem öyle, neden bütün avlanma çekimlerini gece veya karanlık deponun içinde yaptınız? Gece çekimleri layıkıyla yapılamadığı için seyir keyfine büyük darbe vuruyor. Hem gündüz yapılacak çekimler çok daha etkileyici olabilirdi.

*** SPOILER ***



Prowl, iyi bir fikre ev sahipliği yapmasına rağmen kolaya kaçıyor, klişelerle bezenmiş hikaye örgüsüyle farklı bir film olma şansını elinin tersiyle itiyor. Yine de çok kötü bir film demeye dilim varmıyor. (5/10)

10 Haziran 2011 Cuma

The Reef (2010)

The Reef 2010 yılı mahsulü Andrew Traucki tarafından yönetilmiş olan Avustralya yapımı bir film.

Yönetmen Traucki ile 2007 yılında çektiği ilk filmi Black Water sayesinde tanışmıştım. Bu tanışmadan pek memnun kalmasam bile çok fazla şikayetçi olduğumu söyleyemeyeceğim. En nihayetinde David Nerlich ile beraber çektiği Black Water vasat bir "katil timsah filmi"ydi. İkinci filminde (bu kez tek başına) kamera arkasına geçen Traucki bir "katil köpekbalığı filmi" çekmiş.

Luke, Sidney Havalimanı'nda Londra'dan gelen eski dostu Matt'i karşılar. Matt'in yanında İngiliz kız arkadaşı Suzie ve kızkardeşi Kate vardır. Seneler önce Kate ve Matt arasında bir ilişki yaşanmıştır. Egzotik bir tatil hayali kuran üçlü, Luke ve arkadaşı Warren'ın işlettiği tekneyi kiralar. Açık deniz, beş kişi, bir tekne. Belli bir yere kadar herşey yolunda gider. Derken efendim, beklenen an gelir ve tekne yüksek bir kayalığa çarpar, tekne su almaya başlar. Kısa sürede ters dönen teknenin üstünde kalan beş kişinin seçenekleri kısıtlıdır. Ya teknenin üzerinde bekleyip şans eseri yanlarından geçecek birilerinin dikkatini çekmek, ya da yakın zamanda ziyaret ettikleri Turtle Island'a kadar yüzmek. Köpekbalıklarından çok korkan Warren teknede kalmayı tercih eder. Diğer dört kişi adaya doğru yüzmeye karar verir. Yolculuk uzun, gergin ve tehlikelerle dolu geçecek gibi durmaktadır.

Yönetmen karakterlerle çok fazla uğraşmadan direkt mevzuya girmeyi seven (!) bir yönetmen. Aynı Black Water'da olduğu gibi burada da film bir an önce dört kişinin açık denizde korunmasız kalacakları ana varmak için dörtnala koşturuyor. Açıkcası hedefe vardığımızda daha önce denk gelmediğimiz herhangi bir numara ile karşılaşmıyoruz. Şimdi bütçesi hiç de fena olmayan bu film ile düşük bütçeli Open Water (2003, y.Chris Kentis) arasında açıkcası ben bir fark göremiyorum. Hatta gerilim yaratma mevzusunda (ki bu tip filmler için en önemli unsur) Open Water'ın açık ara daha iyi olduğunu düşünüyorum.

The Reef, canınız "katil köpekbalığı filmi" çektiğinde seçenekler arasında yer alabilir. Pek fazla beklentiye girmemek koşulu ile. Ama Open Water'ı izlemediyseniz bence The Reef listede Open Water'dan sonra gelmeli. (2/10)

2 Haziran 2011 Perşembe

Kill the Irishman (2011)

Kill the Irishman 2011 yılı mahsulü Jonathan Hensleigh tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Bulletproof Gangster olarak da bilinir.

1959 doğumlu Hensleigh daha çok yazdığı senaryolar ile tanınıyor. 1992 - 1993 yıllarında ABD televizyonlarında gösterilen The Young Indiana Jones Chronicles isimli diziye yazdığı bölümler ile adını duyurmaya başladı, ama ilk çıkışını Die Hard: With a Vengeance (1995, y.John McTiernan) ile yaptı. Daha sonra bir şekilde senaryo ekibine dahil olduğu filmler şu şekilde sıralanıyor:

1995 Jumanji (y.Joe Johnston)
1997 The Saint (y.Phillip Noyce)
1998 Armageddon (y.Michael Bay)
2004 The Punisher (y.Jonathan Hensleigh)
2007 Next (y.Lee Tamahori)
2011 Kill the Irishman (y.Jonathan Hensleigh)

Listedeki filmlere göz attığımda kendisinin yönettiği Punisher ve yazıya konu olan Kill the Irishman'i ayrı tutarsam, diğer filmler için her daim gişe savaşında başa güreşmiş, ancak benim için hiçbir değeri olmayan, olsa da olur olmasa da olur tadındaki filmler olduğunu görüyorum. (Kendi yönettiği filmlere biraz daha mı fazla abanmış sanki?) Punisher bilindiği üzere zaten sırtını ayrı bir lezzette sevilen, sayılan, benim de önemsediğim sağlam bir çizgi romana dayıyor. O halde Kill the Irishman için Hensleigh'in herşeyiyle kendisine ait olan ilk filmi dersem sanırım yanılmış olmam. Cleveland'da 1970'lerde yaşamış olan Danny Greene'in hayat hikayesinden kesitler sunan filmin konusuna bakma zamanı geldi gibi;

Danny Greene (Ray Stevenson) Collinwood'un doğusunda büyüyen İrlanda kökenli bir yetimdir. Atletik bir yapıya sahip Danny okulla hiç ilgilenmez. Yakın arkadaşı Billy McComber (Marcus Thomas) ile beraber takılan Danny, her daim Sicilyalı çocuklardan dayak yiyen, ama asla boyun eğmeyen bir gençlik sürer. O dönemde Cleveland'daki herşey İtalyan mafyası tarafından yönetilmektedir. Bu organizasyonun başında ise 1940'lardan beri bir tek adam vardır; John Scalish.

Greene, Cuyahoga River limanında işçi olarak çalışmaya başlar. İşçiler hiçbir güvenlik önleminin alınmadığı, sıfır sağlık koşullarında çalıştırılmaktadır. Mafya ile işbirliği içindeki sendika, işçilere sahip olmak bir yana, aksine onları kendi çıkarları için sonuna kadar sömürmektedir. Greene ve McComber'a limanda tanıştıkları Art Sneperger (Jason Butler Harner) da katılır ve üç arkadaş beraber takılmaya başlar. Art'ın önü alınamaz bir kumar tutkusu vardır. İtalyan mafyasına yüksek bir meblağda borçlanır. Greene, arkadaşı için İtalyan mafyasının önemli ismlerinden John Nardi (Vincent D'Onofrio) ile konuşmaya gider. Greene, Art'ın borcuna karşılık Nardi'ye bütün hasılatın ona kalacağı ufak bir iş önerir. Nardi kabul eder. O günden sonra ufak tefek işlerde beraber çalışmaya başlarlar. Bu arada Greene sendika başkanı ile takışır. Nardi'nin desteğini de arkasına alır ve sendika başkanını saf dışı bırakarak yeni sendika başkanı olur. Bundan sonra Greene'in yükselmesini engellemek pek mümkün olmaz. İtalyan mafyasının egemenliğindeki Cleveland'da genç bir İrlandalı tek başına mafyanın işlerine ortak olmaya çalışmaktadır. İşlerin karışması uzun sürmez.

Amerika'nın geçmişindeki mafya sürecini ele alan, büyük ya da küçük suçluların hayat hikayelerini anlatan filmleri hep sevmişimdir. Kill the Irishman için de bu lezzette küçük ölçekli bir film diyebilirim. Başından sonuna kadar ilgiyi ayakta tutmayı başaran temposu, kalburüstü oyunculukları, başarılı mekan ve müzik seçimleri, gerçek hayat hikayelerinden esinlenildiği için inandırıcılıkta sıkıntı yaşamayan senaryosu filmin önemli artıları.

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, Val Kilmer'ı nihayet iyi bir filmde izlemek şahsım adına sevindirici bir ayrıntı. Kilmer dışında filmde birbirinden değerli birçok ismi görmek mümkün. Vincent D'Onofrio, Christopher Walken, Fionnula Flanagan, Vinnie Jones ve Paul Sorvino bu isimlerden bazıları.

Kill the Irishman, her yönüyle ilaç gibi gelen bir film. Goodfellas, Scarface, The Godfather tadındaki filmleri özlediyseniz, reçeteye yazılması gereken isim kesinlikle Kill the Irishman. (7/10)

23 Mart 2011 Çarşamba

Psych:9 (2010)

Psych:9 2010 yılı mahsulü Andrew Shortell tarafından yönetilmiş olan ABD / İngiltere / Çek Cumhuriyeti ortak yapımı bir film. Yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Film Prag'da çekilmiş. Gerçi çok fazla dış çekim olmadığı için bu durum ekstra bir özellik yaratmıyor ya, ben gene de söylemiş olayım.

Yakın zamanda kapatılmış olan bir hastanenin dosyalarının istiflenmesi gerekmektedir. Hastane çalışanlarının çoğu ortalarda olmadığı için yeni birisi işe alınır; Roslyn Hanniger (Sara Foster). Roslyn, geceleri hastaneye gelerek departmanlara ait hasta fişleri gibi belgeleri düzenlemeye başlar. Aynı hastanede geceleri çalışan biri daha vardır, psikiyatri koğuşundan Dr. Irvin Clement (Cary Elwes). Doktor kendi departmanına ait belgelerin başkaları tarafından elden geçirilmesini istemediği için Roslyn'in yaptığı işin benzerini kendi departmanında yapmaktadır. Hastanedeki mesaisi esnasında garip olaylara tanık olan Roslyn, sık sık Dr. Irvin ile konuşarak rahatlamaya çalışır. Bu esnada etrafta bir seri katil gezinmektedir. Roslyn, seri katilin geceleri çalışan taksi şoförü kocası Cole (Gabriel Mann) olduğundan şüphe eder. Polis tarafından da dahil olmak üzere fikirleri pek itibar görmeyen Roslyn, geçmişinde saklı bir olayın bütün olan bitenle birebir alakalı olduğunu düşünmektedir ve bu sır şu anda çalıştığı hastanedeki psikiyatri koğuşunun 9 numaralı odasında kendisini beklemektedir.

Bu aralar hastanede geçen korku filmlerinde bir artış mı oldu, yoksa bana mı öyle geliyor? (Carpenter'ın yeni filmi The Ward da hastanede geçiyor sanki. İstanbul Film Festivali'nde gösterilecekmiş. Çok ümidim yok ama yanılmayı çok istiyorum.) Ne diyorduk, hastane filmleri. Evet, oldum bittim hiç ısınamamışımdır hastanede geçen filmlere. Hastaneleri de sevmem zaten. En çok kokusu rahatsız eder. Hastalık kokar her bir köşesi. Hastanede geçen korku filmlerinde de benzer sorunlar var. Senaryoları aralarına karbon kağıdı koyulup çoğaltılmış gibi nerdeyse birbirinin aynısı olma durumu, kötü oyuncular veya oyunculuklar, genelde genç ve acemi bir yönetmenin umut vaadetmeyen ilk filmi olması gibi abuk subuk ortak paydalara sahiptir hastane filmleri. İşin garibi piyasada ne kadar hastane filmi varsa izlemeye çalışırım, belki bu özelliklere haiz olmayan, seçmece iyi bir tanesine denk gelirim diye ama nafile. Anlayacağınız Psych:9 da muadilleri gibi bir işe yaramayan, sıradan bir film.

Tam yukarıdaki paragrafı bitirmiştim ki, aklıma Session 9 (2001, y. Brad Anderson) geliverdi. Bak o film iyiydi. İstisnai örnek...

Nerdeyse sahne sahne ezberlemeye başlayacağımız ilgi çekmeyen senaryosu, komik olamayacak kadar kötü oyunculukları ve mantık hataları ile Psych:9 düşmanıma tavsiye etmeyeceğim türden ruhsuz bir film. Uzak durmakta fayda var, benden söylemesi. (1/10)



Filmin afişlerini arar iken başroldeki ablanın şöylesi pozlarına denk geldim. Paylaşmakta fayda olabilir gibi geldi bana.

3 Mart 2011 Perşembe

!Geceyarısı Filmleri!

!Geceyarısı Filmleri!
'Karanlıktan korkar mısınız?'
Hazırlayan: Serdar Kökçeoğlu


Program: 'Gizli Cevherler 1: Davetsiz Misafirler'
Tarih: 18 Mart Cuma, 22:00
Yer: KargART Salon, Karga Bar, Kadıköy


Film: Angst
Yönetmen: Gerald Kargl
Tarih ve süre: 1983, 75'

Film: The Visitors
Yönetmen: Elia Kazan
Tarih ve süre: 1972, 88'


!Geceyarısı Filmleri! bundan sonra birkaç ayda bir 'Gizli Cevherler' bölümü altında tematik '2 Film Birden' gösterimleri yapacak. Gizli Cevherler'in ilk gösterimi, 'Davetsiz Misafirler' başlığı altında iki az bilinen çok çarpıcı filmi sunmaya hazırlanıyor. Gerald Kargl'ın inanılmaz bir şekilde tek sinema filmi olan Angst ve Elia Kazan'ın az bilinen çalışmalarından The Visitors...

Gaspar Noe'nin birden fazla röportajında esin kaynakları arasında andığı Angst, hapishaneden yeni çıkan bir adamın üç kişilik bir ailenin evine girerek öldürme saplantısını tatmin etme çabasını anlatıyor. Bu filmi benzer 'seri katilin günlüğü' filmlerinden ayıran ise ultra stilize çekimleri ve bu çekimlere eşlik eden iç ses oluyor.

Katilin eylemlerine eşlik eden iç ses, adamın dürtülerinin kaynağını ortaya koyarken, eylemlerden bağımsızlığı tüyleri diken diken ediyor. Klaus Schulze'nin hipnotize edici kozmik müzikleri ise bu filme bir 'geceyarısı belgeseli' havası veriyor ki; gerçekten görmek ve dinlemek lazım.


Bir diğer Davetsiz Misafir hikayesi olan The Visitors ise eşi ve bebeği ile sakin bir pazar geçiren bir adamın, Vietnam'da beraber savaştığı iki arkadaşı tarafından ziyaret edilmesini anlatıyor. Adamın karısına dahi anlatmadığı bazı Vietnam günahları bu ziyaret sayesinde ortaya dökülecek ve kısa sürede ziyaretin anlamı çok değişecektir.

Elia Kazan'ın kendi evinde 16MM kamera ile çektiği bu yapım, bağımsız sinemanın ruh haline yakın, rahatsız edici bir savaş günahları filmi. Angst ile gerilmiş bünyelere biraz sakinleşme ve düşünme imkanı verecektir. Ama yine de kolay lokma olmadığını hatırlatalım.

2 Mart 2011 Çarşamba

Akbank 7. Kısa Film Festivali

AKBANK 7. KISA FİLM FESTİVALİ BAŞLIYOR!

Akbank 7. Kısa Film Festivali 7 Mart Pazartesi 2011 tarihinde kısa filmler, atölye çalışmaları ve söyleşilerle dolu keyifli bir programla başlıyor.

Festival’e başvuran 430 filmin arasından oluşturulan yarışma ve yarışma dışı bölümlerin yanı sıra; Festival’in “ULUSLARARASI BÖLÜMÜ’’nde Almanya, İsrail, Yunanistan, Avustralya, İngiltere, Finlandiya, İran, ABD, Kanada, Brezilya, Singapur, İsveç ve İspanya’dan gelen bol ödüllü kısa filmler sinemaseverlerle buluşacak.


Festivalin “DENEYİMLER” bölümü, kısa film alanında yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk yapmış çok yönlü ve yetenekli bir ismi Karine Blanc’ı konuk ediyor. Paris'te yaşayan sanatçının Festival kapsamında üç kısa filmi gösterilirken, ayrıca sanatçının deneyimlerini aktaracağı bir de söyleşi gerçekleştirilecek.

Festivalin “KISADAN UZUNA” bölümü ise; Seyfi Teoman'a ayrıldı. Kısa filmle başlayan ve uzun metraj filmlerle sinema serüvenlerine devam eden genç ve başarılı yönetmenin “Apartman” adlı kısa filminin yanı sıra, ilk uzun metraj filmi “Tatil Kitabı” da Akbank 7. Kısa Film Festivali kapsamında seyircilerle buluşacak. Ayrıca “Kısadan Uzuna” başlıklı söyleşide Seyfi Teoman sinema serüvenini kısa filmcilerle paylaşacak.

Sinemaseverler, Festival’in “BELGESEL SİNEMA” bölümünde ise, çektiği filmlerle önemli başarılara imza atmış Pelin Esmer’in “Oyun” ve “Koleksiyoncu” isimli belgesellerini izleme imkanı bulacak. Ayrıca Pelin Esmer, belgesel serüvenini Akbank Sanat’ta gerçekleştirilecek bir söyleşiyle kısa filmcilere aktaracak.

“CANLANDIRMA KISALAR” bölümünde, festival komitesinin davet ettiği ve önemli ödüllere sahip; Finlandiya, Türkiye, Polonya, İspanya, Srilanka, İsveç, Almanya, Japonya ve Litvanya' dan 16 canlandırma kısa film örneği yer alıyor.

“ÖZEL GÖSTERİM” bölümünde ise Murat Şeker imzalı "Türk Gibi Başla Alman Gibi Bitir" ve Serkan Yıldırım'ın yönetmenliğini yaptığı "Ellerdeki Zaman" filmleri izleyicilerle paylaşılacak.

Akbank 7. Kısa Film Festivali jürisi, her yıl olduğu gibi bu yıl da üç farklı kategoriden oluşuyor. Festivalin, 286 filmin başvurduğu “Festival Kısaları” bölümüne katılan eserler; Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi Melis Behlil, yönetmen Murat Şeker, yönetmen Melisa Önel’den oluşan ön eleme jüri kurulu tarafından değerlendirildi.

Festivalin “En İyi Kurmaca Film”ini belirleyecek Kurmaca Kategorisi Jüri Kurulu; fotoğraf sanatçısı ve yönetmen Ebru Ceylan, oyuncu Lale Mansur, yönetmen Seyfi Teoman, Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı'dan oluşuyor.

“En İyi Belgesel Film”i belirleyecek Belgesel Kategorisi Jüri Kurulu’nda ise; bu yıl yönetmen Pelin Esmer, yönetmen Selim Evci, yönetmen Mehmet Eryılmaz, İz Tv kurucularından yapımcı ve yönetmen Vedat Atasoy ve Akbank Sanat Müdürü Derya Bigalı yer alıyor.

Jüri kurullarının festival sürerken yapacakları değerlendirmenin ardından, Festival’in ödül töreni sırasında “En İyi Kurmaca Film” 8.000 TL, “En İyi Belgesel Film” 8.000 TL ile ödüllendirilecek.

21 ülkeden 92 film, söyleşiler ve atölye çalışmalarının yer alacağı Akbank 7. Kısa Film Festivali’nin 10 gün boyunca herkese kapısı açık olacak ve tüm etkinlikler ücretsiz olarak Akbank Sanat'ta izlenebilecek. Ayrıca Festival boyunca bütün filmler Akbank Sanat’ın kafesinde eş zamanlı olarak gösterilecek.

Akbank 7. Kısa Film Festivali hakkında daha detaylı bilgi almak için www.akbankkisafilm.com ve www.akbanksanat.com adreslerini ziyaret edebilirsiniz.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Die (2010)

Die 2010 yılı mahsulü Dominic James tarafından yönetilmiş olan Kanada / İtalya ortak yapımı bir film. Yönetmenin ilk filmi.


Film birbirleri ile alakasız gibi görünen, ama aslında kendi hayatları çerçevesinde bakıldığında benzer denebilecek hata(!)lardan muzdarip altı kişinin aynı mekanda çakışan hikayesini anlatır. Altı kişi; Mark Murdock adında alkolik bir polis, Diane Robinson adında bir hemşire, Zach Emmett adında bir doktor, Melody Chambers adında uyuşturucu müptelası bir fahişe, Lisa adında kumar düşkünü işsiz bir kadın ve Robert Moretti adında ekonomik kriz mağdurları için para toplayan bir adam. Bu altı kişi kimliği bilinmeyen biri tarafından kaçırılır ve ikişerli cam hücrelere kapatılır. Hiçkimse nasıl ve nereden kaçırıldığını anımsamamaktadır. Bir süre sonra ortaya çıkan fail, ilk olarak Moretti'yi alıp bir masanın önünde duran sandalyeye bağlar. Hemen arkasından Murdock'ı hücresinden çıkarır. Masanın üzerindeki kutuyu açmasını söyler. Kutunun içinde bir zar, bir silah ve altı adet kurşun vardır. Zarı atmasını ister. Murdock pek istekli gözükmese bile zarı atar ve bir gelir. Tabancaya bir kurşun yerleştirip Moretti'ye ateş etmesini ister. Murdock kurşunu yerleştirip silahın topunu çevirir. Anlaşılan kimliği belirsiz adam kaçırdığı her altı kişi için de birbirinden ilginç ve farklı rus ruletivari oyunlar hazırlamıştır.


Filmin Saw'u (2004, y.James Wan) çok fazlasıyla anımsatan bir konusu var. Yalnız bu filmdeki abi, Jigsaw gibi daha fazla zeka gerektiren oyunlar yerine rus ruletini tercih etmiş. Rus ruleti diyince de hemen aklıma Tzameti (2005, y.Géla Babluani) geliverdi nedense. Sanırım rus ruletindeki gibi silahı kendi kafana doğrultmak yerine, bunun bir başkası tarafından yapılması mevzusunu ordan kesip bu filme yapıştırmışlar. (Bu arada Tzameti'nin gene yönetmen Babluani tarafından ABD seyircisi için İngilizce çekilen "yeniden yapım"ı (remake) 13 (2010) hiç fena olmamış. Paragrafarası tavsiye.) Sözün özü Saw ve Tzameti filminden kırpabildikleri kadarını kırpıp ortaya bu film(!)i çıkarmışlar.


Şöyle bir düşündüm de Saw'dan sonra "kimliği belirsiz biri tarafından kaçırılan birkaç kişiye oynanan oyunlar" temalı ne kadar çok film çekilmiş. İşin komiği her biri diğerinden daha kötü olmalı ki hiçbiri aklımda bile kalmamış. (Bir ara oturup bu Saw'a benzeyen filmlerin listesini çıkarmalıyım.)


Film din, kader, hayatın anlamı gibi ağır mevzular üzerine birşeyler söyleme derdindeymiş gibi görünse bile, hamasi birkaç cümle sarfedip, fazla derine inmeden, günümüz trendine uygun bir şekilde "mış" gibi yaparak sığ sularda yüzmeyi tercih ediyor. Ama bu boğulmadığına delalet değil tabii ki. Çok fazla uzatmadan, Die orjinal olmayan senaryosu ile çok fazla şey vaadedemiyor. Oyunculuklar ve yapım değerleri açısından çok sıkıntılı olmayan film, en azından izlerken çok sorun çıkartmıyor. Vaktini öldürmek isteyenler için fena bir seçim değil. (2/10)

Sahi bu arada Elias Koteas bu filmde ne arıyor? Çözemedim.

Bir de Emily Hampshire, Twilight'ın Bella'sı Kristen Stewart'a ne kadar çok benziyor yahu. Aynı boş bakışlar, aynı rol yapamama yeteneği. İlginç.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Training Day (2001)

Training Day 2001 yılı mahsulü Antoine Fuqua tarafından yönetilmiş olan ABD / Avustralya ortak yapımı bir film. Senaryo David Ayer tarafından kaleme alınmış.


Film kabaca acemi polis memuru Jake Hoyt'un (Ethan Hawke) narkotik şubedeki ilk gününü anlatır. Ama ne ilk gün. Hoyt sabah erkenden dedektif Alonzo Harris (Denzel Washington) ile buluşur. Her hareketiyle garip biri olduğunu imleyen dedektif ile bütün gün şehrin suç batağına saplanmış sokaklarında gezerler. Hoyt'un dedektif Harris'in kendi namına yasadışı işler çevirdiğini anlaması uzun sürmez. Henüz şubede ilk günü dolmadan Hoyt, "iyi polis" olmak ile "kötü polis" olmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Dedektif Harris'in bu tercihi şansa bırakmaya niyeti yoktur.


Nerdeyse 10 sene önce çekilmiş bu filmi nasıl atlamışım anlayamadım. Sanırım buna yönetmen Fuqua'nın filmografisindeki vasat aksiyon filmlerin çokluğu neden olmuş olabilir:

2009 Brooklyn's Finest
2007 Shooter
2005 Murder Book (TV filmi)
2004 King Arthur
2004 Lightning in a Bottle (belgesel)
2003 Tears of the Sun
2001 Training Day
2000 Bait
1998 The Replacement Killers

Polisiye filmlerde sıklıkla karşılaştığımız bir konusu olduğundan Training Day senaryo namına maça 1-0 yenik başlıyor, ama bu handikapa rağmen dakikalar ilerledikçe maçı lehine çevirmeyi başarıyor. Bunu nasıl başarıyor? Hawke ve Washington'ın usta işi sürükleyici oyunculukları önderliğinde azimli bir görüntü çizen ekipteki diğer oyuncular da on numara işler çıkarmışlar. Film boyunca kısa rollerde birbirinden enterasan isimlere rastlamak mümkün: Scott Glenn, Tom Berenger, Cliff Curtis, Dr. Dre, Snoop Dogg, Macy Gray, Raymond Cruz ve güzeller güzeli Eva Mendes gibi. Ekip sağlam olunca, diyaloglar, mekan ve karakterler inandırıcı bir şekilde yazılınca, ortaya çıkan işin kötü olma olasılığı da ortadan kalkıyor. Her ne kadar filmin sürprizlerinin (twist) hemen hepsi önceden tahmin edilebilir olsa da, her ne kadar filmin finali böylesi bir filme yakışmayacak kadar aceleye getirilmiş ve çok ucuz gibi görünse de, bunlar filmden aldığım keyfe çok zarar vermeyi başaramadılar.


Sözün özü, eğer benim gibi zamanında bu filmi atlayanlardansanız, geriye dönüp filme göz atmakta fayda var. Sonuçta Training Day, polisiye bir filmden beklenenleri fazlasıyla veriyor. (8/10)

18 Ocak 2011 Salı

Tomorrow, When the War Began (2010)

Tomorrow, When the War Began 2010 yılı mahsulü Stuart Beattie tarafından yönetilmiş olan Avustralya / ABD ortak yapımı bir film. John Marsden'in romanından gene Stuart Beattie tarafından sinemaya uyarlanmış. Beattie'nin yönettiği ilk film, ama kendisini yazdığı senaryolar ile yakından tanıyoruz. G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009), Australia (2008), 30 Days of Night (2007), Derailed (2005), Collateral (2004) gibi filmlerin senaryo takımlarında görev aldı.



Avustralya'da bir kasabada yedi arkadaş haftasonunu geçirmek üzere Hell (Cehennem) adını verdikleri ama isminin aksine cennete daha yakın, dağların arasında, gözlerden ırak, sessiz sakin doğa harikası bir nehir kenarına (ki Avustralya'da böyle yerler bulmak zor olmasa gerek) kamp yapmaya giderler. Tesadüfe bakın ki tam o esnada Avustralya, görünüşlerinden Asyalı olduğu anlaşılan, ama ismi zikredilmeyen bir ülke tarafından işgal edilir. Kasabaya dönen gençler neler döndüğünü anlamakta gecikmez. Kasabadaki herkes işgalci kuvvetler tarafından kasabanın merkezine toplanmış, esir alınmıştır. Gençler, Cehennem ismini verdikleri yeri gizli sığınakları haline getirip işgalci kuvvetlere karşı savaşmaya karar verirler.


Tomorrow, When the War Began'ın (TWWB) konusu büyük ölçüde seksenlerin efsane filmlerinden, ülkemizde de video kaset furyası döneminde bir hayli popüler olan Red Dawn'ı (1984, y.John Milius) anımsatıyor. Red Dawn'da kasabalarını (dolayısıyla ülkelerini) işgalci Sovyet güçlerine karşı koruyan vatanperver Amerikan gençlerinin mücadelesi anlatılıyordu. Ülkesinin müdafaasını üstlenmiş gençlerden bazıları günümüzün popüler isimleri tarafından canlandırılmıştı. Eğer filmi izlemediyseniz, Patrick Swayze, C. Thomas Howell, Charlie Sheen gibi henüz kariyerlerinin başlarındaki aktörleri izlemek enterasan olabilir.


TWWB'a dönersek; film (ya da roman, ikisinin beraber hareket ettiğini düşünüyorum) seksenlerde ticari anlamda başarılı olmuş bir formülü almış, günümüze uyarlamış. Milliyetçi, şovenist, muhafazakar etmenler özenle filmin içine serpiştirilmiş. Fakat seksenlerde sadece bu kadarı başarılı bir film olması için yeterli iken günümüzde maalesef(!) yeterli değil. Zaman, içi boşaltılmış izm'lerin zamanı. Formül, gişede işleyebilmesi için elden geçirilmiş, günümüzün popüler ögeleri eklenerek dönüştürülmüş. Bunun için de vampir ve kurtadam mitlerinin içleri boşaltılarak formülize edilmiş Twilight serisi örnek alınmış. Yani TWWB için kısaca Twilight'ın aksiyon versiyonu diyebiliriz.


Popüler sinemanın girdiği bu yol düşündürücü. Önce diziler ile hayatımıza girip ufak ufak film izleme zevkimizi öldürdüler. Bu dizi illetine alışmış, düşünmek istemeyen, herşeyi "armut piş ağzıma düş" kolaycılığında almaya alıştırılmış bünyelere hitap eden dizi mantığında (mantıksızlığında) filmler, olmadı seriyaller üretmeye başladılar. Popüler sinema hiçbir zaman bu kadar acınası hallere düşmemişti. Ama aslında bu çok daha vahim bir duruma işaret ediyor. Bu filmler her kesim tarafından yerden yere vuruluyor, iş yapmıyor değil. Aksine bütün dünyada alıcı buluyor, anlayamadığım bir şekilde kendi fan gruplarını oluşturuyor. Yani (her ne yapılmak isteniyorsa) plan gayet başarılı bir şekilde, tıkır tıkır işliyor.


Twilight tadındaki içi boş fecaatleri seven bünyeler Tomorrow, When the War Began'ı da seveceklerdir muhakkak. Uzak durulması gereken filmlerden. (1/10)


Serinin devam filmleri için düğmeye basılmış. Serinin ikinci filminin 2012'de, üçüncüsünün ise 2013'de vizyona girmesi planlanıyor. Bu arada filmde Yunan bir genci Deniz Akdeniz isminde bir Türk'ün canlandırması coğrafyamız adına enterasan bir nokta.

14 Ocak 2011 Cuma

!Geceyarısı Filmleri!

!Geceyarısı Filmleri!
“Devil vs. Devil”



Hazırlayan: Serdar Kökçeoğlu
Konuk seçici: Ezgi Aksoy
14 Ocak 2011, Saat: 22:00
KargART Salonu, Kadıköy - İSTANBUL

Film: El Día de la Bestia (The Day of the Beast)
Yönetmen: Álex de la Iglesia
Tarih ve süre: 1995, 103 dk.

Film: Alucarda
Yönetmen: Juan López Moctezuma
Tarih ve süre: 1978, 85 dk.




El Día de la Bestia (1995)

Kült filmlerin adamı Alex de Iglesia, bana sorarsanız bir çizgi roman yönetmeni. Zaten sinemanın büyüsüne kapılana kadar da çizgi roman illüstratörü olarak, İspanya’nın underground kültürüne katkıda bulunuyor. Iglesia, kendi düş gücüyle ürettiği ‘ucuz roman’ları filme alıyor. Bir tür asit kafasını anlattığı, kötü trip filmi 1995 yapımı El Dia de La Bestia (The Day of the Beast/Şeytanın Günü) de en karakteristik filmi.
El Dia de La Bestia, şeytani duygular ve bizzat şeytan üzerine kararında bir parodi sunan, korku öğelerinin mizahla birleştiği bir kara komedi. Temasının “dünyayı kurtarmak için günah işlemek” gibi bir paradokstan, sağlam bir ironiden ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Bu tema hiç kuşkusuz aynı zamanda yüksek perdeden bir kara mizah konusu ve Alex de Iglesia’nın absürt mizah anlayışı içerisinde yoğrulunca ortaya güzel bir izlence çıkıyor. Film hayatını bir kitabı incelemeye adamış ve çalışmalarının sonucunda şeytanın oğlunun Noel arifesinde Madrid’de doğacağı kanısına varmış olan Peder Angel Berriartua’nın bir gece boyunca süren maceralarını anlatıyor. Peder, işleyebildiği kadar günah işleyerek şeytanın güvenini kazanmak ve oğlunun tam olarak nerede doğacağını öğrenmek derdinde. Film boyunca pedere satanist bir metalci ve gizemli mevzular üzerinden para kazanan bir şarlatan, bir sahte medyum eşlik ediyor.
90’ların tam ortasında, yani metal müziğin tüm dünyada bir fırtına gibi esmekte olduğu yıllarda çevrilmiş olması, filmin kült yapısını besler nitelikte. Ayrıca günah işleyerek dünyayı kurtarmak isteyen peder gibi sinema tarihi açısından eşsiz, akıllara zarar bir karaktere de sahip. Filmin bir diğer başarısı ise, hem bir korku filmine, hem de bir kara komediye yaraşır nitelikteki karanlık atmosferi ve türler arasında yaptığı yumuşak ama kuvvetli geçişler. Zira örnekleri bolca bulunsa da aslında mizah ve korkuyu birleştirmek zor zanaattir. Filmin tek handikapı, sonunu bağlayan ahlakçı yaklaşım. Absürt ve fantastik öğelerle start alan film, daha “akılcı” bir finiş noktasında son buluyor.
Neticede Alex de Iglesia’nın en önemli filmi El Dia de La Bestia, kötü bir film olarak değil iyi bir kara komedi olarak yerleşiyor kült filmler malikanesine.



Alucarda, Hija de Tinieblas (1978)

Juan López Moctezuma, 70’li yıllar Meksika korku sineması, gotik sinema denildiğinde ilk akla gelen isimlerden. Hatta o yıllarda tüm Latin Amerika sinema camiası arasından sıyrıldığını söylersek, yanlış olmaz. Alucarda, ya da bir diğer adıyla Hija de Tinieblas da (The Daughter of Darkness/Karanlığın Kızı) tipik bir Moctezuma filmi, bence en iyisi. Tereddüt etmeden söyleyebilirim, 70’li yıllara ait en iyi ve en garip şeytan filmlerinden biri Alucarda.
El Día de la Bestia’nın aksine; içinde mizah barındırmayan, şeytanla mizahı aynı cümle içinde kullanmayı aklından dahi geçirmeyen, ciddi, karanlık, garip, cesur, erotik ve atmosferik bir korku filmi Alucarda. 1872’de Sheridan Le Fanu tarafından kaleme alınmış olan Carmilla adlı gotik romanın serbest bir uyarlaması olduğu biliniyor. Filmin başrolünde bugün Meksika telenovela’larının (Latin Amerika’da yaygın olan pembe diziler) aranan oyuncusu Tina Romero’nun yer aldığını da hatırlatmak gerek.
Tina Romero’nun canlandırdığı karakter, yani 15 yaşındaki Alucarda; bir manastırda dinibütün rahibelerle yaşayıp giden genç bir kız. Filmin diğer kahramanı ise Justine, manastıra ailesini kaybettikten sonra getirilen genç kız. Alucarda’nın satanik eğilimleri filmin başından itibaren kendini gösteriyor. Ancak Justine karakterinin ben doğrudan Marquis de Sade’ın “Justine”ine bir gönderme olabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu Justine de uzun süre erdemliliğini korumak için savaş veriyor. Bunu bana düşündüren en büyük neden, filmdeki erotizm anlayışının “hastalıklı” ve rahatsız edici bir tarzı olması. Ayrıca Francis Ford Coppala’nın 1992’de çektiği kült filmi “Bram Stoker’s Dracula”da Alucarda’dan esinlendiğini düşünüyorum. Özellikle manastırdaki rahibelerin kostümlerinden, rahibelerin “kıvranma” sahnelerinden ve de surrealist atmosferinden. Bu noktada belirtmek isterim ki Alucarda, pek çok sahnesinde sürrealist bir anlatıma sahip. Düşsel yaklaşımları oldukça etkileyici.
Film barındırdığı çıplaklık, lezbiyen ilişki, enteresan ve erotik şeytana, tanrıya tapma ritüelleri gibi öğeler yüzünden gösterime girdiği andan itibaren tartışmaların odak noktası haline gelmişti. 1978 yılı Meksikası için aşırı bulunmuş ve pek çok elit sinema adamı tarafından yuhalanmıştı. Zira özellikle 70’lerin b-film anlayışı uyarınca ürkütmek, şok etmek, kanırtmak düsturunu benimsemiş bir film olarak Alucarda zihinleri bir hayli zorluyordu. Buna karşılık, gösterime girdiği yıllarda çok da ilgi topladığı, büyük kitlelere ulaştığı söylenemez. Ancak yıllar geçtikçe Alucarda, underground filmler listesindeki haklı yerini aldı. Pek çok çağdaş yönetmene ilham kaynağı oldu. Bir alt-kültür nesnesine, underground elemana dönüştü ve özellikle Latin Amerika’nın alternatif gençliği, sanat camiaları için sürrealist bir esin ve eğlence kaynağı oldu. Ve olmayı da sürdürüyor.