28 Eylül 2010 Salı

Masters of Horror (2005) -1. Sezon-

Masters of Horror, korku sinemasının birbirinden ünlü yönetmenleri ile korku edebiyatının ünlü kalemlerini biraraya getirmek maksadıyla Mick Garris tarafından organize edilmiş, iyi düşünülmüş bir proje.

Proje Mick Garris önderliğinde hayata geçirilmeye başladığında TV dizisi olarak düşünülmemiş. Kısa filmler bittiğinde Anchor Bay Entertainment tarafından DVDsi basılacakmış hesapta. Fakat nasıl olduysa devreye Showtime girmiş ve proje TV dizisine dönüşmek durumunda kalmış.


İlk sezona ait 13 bölümle ilgili, yaklaşık dört sene önce, bölümleri izledikten hemen sonra almış olduğum kısa notlarımı burada toplamak istedim;


Sezon 1, Bölüm 1: Incident on and Off a Mountain Road :

Yönetmen: Don Coscarelli
Senaryo: Don Coscarelli & Stephen Romano
Kısa Öykü: Joe R. Lansdale


Masters of Horror serisine bomba gibi bir başlangıç yapmamızı sağlayan muhteşem bir ilk bölüm. Zannımca Don Coscarelli ile başlamak isabet olmuş. Çocukluğumuzun en büyük korkularından the Tall Man figürünü bünyesinde barındıran kült Phantasm serisi ile gönlümüzde ayrı bir yeri olan yönetmen, yaptığı en iyi iş olan iyi kadın kaçar, kötü adam (Moonface) kovalar formülünü başarıyla uygulamış. Ancak zaman artık değişti, seksenlerde olduğu gibi değil, artık kimse ne tam iyi, ne tam kötü.

Phantasm serisinin kötü adamı olan the Tall Man karakterini başarıyla canlandıran Angus Scrimm'i de bu bölümün kadrosunda görüyoruz. Ama bizi bir sürpriz bekliyor. O uzun korkutucu adam, bu bölümde neredeyse oturduğu yerden bile kalkamayan yaşlı pasif bir kurban rolünde. (bu ne yaman çelişki anne!)

Bu arada the Tall Man ile Moonface birbirine ne kadar benziyorlardı.


Sezon 1, Bölüm 2: Dreams in the Witch-House

Yönetmen: Stuart Gordon
Senaryo: Dennis Paoli & Stuart Gordon
Kısa Öykü: H.P. Lovecraft


Don Coscarelli ile bomba gibi başladığımız seri hız kesmeden Stuart Gordon ile devam ediyor. Tabii ki bir H.P. Lovecraft uyarlaması. Brian Yuzna ile beraber İspanya'da devam eden eylemlerini yakınen takip ettiğimiz Gordon, artık alışageldiğimiz kendine has uslubu ile bizleri ekran başına adeta çiviliyor. Yatakaltı sahnesinde çığlık atmamak mümkün mü?


Sezon 1, Bölüm 3: Dance of the Dead

Yönetmen: Tobe Hooper
Senaryo: Richard Christian Matheson (yazar Matheson'ın oğlu)
Kısa Öykü: Richard Matheson


Enterasan çekim tekniklerinin denendiği Tobe Hooper'a yakıştıramadığımız deneysel sahneler, sanırım Hooper'ın yeni dünya düzeninde "ben de varım!" iddiasını ortaya koymak için giriştiği varolma savaşı. Yahu Hooper efendi, ne gerek var kasmaya, biz seni o çiğ filmlerinle seviyoruz. Kan, dehşet, vahşet, kin gene havada kokusunu hissettiriyor ama sanırım Hooper artık göstermekten imtina ediyor gibi.


Sezon 1, Bölüm 4: Jenifer

Yönetmen: Dario Argento
Senaryo: Steven Weber
Kısa Öykü: Bruce Jones


Şehvetle takip ettiğimiz serinin dördüncü bölümünde Argento usta ile beraberiz. Usta şehvetle takip ettiğimizi bilircesine kendine ana tema olarak şehveti seçmiş. İyi de yapmış. Klasik bir Argento filminden beklendiği üzere tutarsız ve mantık dışı bir senaryo üzerinden gene inanılmazı başarıyor Argento, bizi hipnotize etmeyi başarıyor. Aklımızı bir kenara bırakıp (ya da belki Argento almıştır aklımızı, bilemedim) izliyoruz ustayı. Filme başından sonuna kadar garip bir tedirginlik hakim. Devamlı kötü bir şey olacakmış hissi yakamızı bir türlü bırakmıyor. Zaman zaman da oluyor ya neyse. Finalde ise Argento yapacağını yapıyor ve bizi rahatlatmadan öylece orta yerde bırakıyor, tedirgin...

Müzikler için ayrı bir parantez açmak lazım. Eski Goblin üyesi Claudio Simonetti yine harika bir iş çıkarmış.


Sezon 1, Bölüm 5: Chocolate

Yönetmen: Mick Garris
Senaryo: Mick Garris
Kısa Öykü: Mick Garris


Kendisini daha çok televizyon için çektiği Stephen King uyarlamalarından tanıdığımız Mick Garris bu bölümün yazarı ve yönetmeni. Bilindiği üzere kendisi bu seriyalin fikir babası oluyor.

Bölüm biter bitmez kendimi daha önce izlemediğim bir Twilight Zone bölümünü izlemiş gibi hissettim. Burada Garris'e çok teşekkür etmek istiyorum, beni yanılttığı için. Ben kendisinden kötü bir iş bekliyordum açıkcası. Ama o kesinlikle Twilight Zone'a saygı duruşu niteliğinde bir bölümü layıkıyla yazmış ve yönetmiş. Teşekkürler Garris.


Sezon 1, Bölüm 6: Homecoming

Yönetmen: Joe Dante
Senaryo: Sam Hamm
Kısa Öykü: Dale Bailey


Açıkcası bu bölüme kadar seriyi o kadar keyifle izliyordum ki, bu bölüm hakkında pek birşey yazasım gelmiyor. (Gerçi bu sarfettiğim cümle bile, bu bölüm hakkında bir fikir veriyor ya, neyse.) Herhangi bir korku veya gerilim ögesi bulunmayan bölümde, zombiler sadece savaş (ve savaş yanlısı hükümet) karşıtı bir grup olarak çıkıyor karşımıza. Yani zombilerin yerine misal savaştan dönen gaziler kullanılsa bile film sıkıcılığından eksi ya da artı yönde birşey kaybetmeyecekti. Didaktik filmler her zaman canımı sıkmıştır. Bu kadar da kör göze parmak anlatılmaz ki bazı şeyler.


Sezon 1, Bölüm 7: Deer Woman

Yönetmen: John Landis
Senaryo: Max Landis & John Landis


Bölümün yönetmeni John Landis senaryoyu oğlu Max Landis ile beraber yazmış.
Tam anlamıyla vasat kelimesinin karşılığını bulduğu bir bölüm olmuş. Özellikle dizinin altıncı bölümünün yarattığı hayalkırıklığı ile seyrettiğim bu bölümden açıkcası umutlu idim. Ama An American Werewolf in London tadında bir bölüm çekmeye uğraştığı apaçık olan Landis, bu kaygısında başarılı olmuş diyemeyeceğim. Gene de sıkılmadan izlenebilirler arasındaki yerini aldı.


Sezon 1, Bölüm 8: John Carpenter's Cigarette Burns

Yönetmen: John Carpenter
Senaryo: Drew McWeeny & Scott Swan


Yönetmenliğini John Carpenter'ın yaptığı bu bölüm bence ilk sezonun en iddialı bölümü olmuş. Eski formunu yavaş yavaş kaybetmekte olan büyük usta, bu bölüm ile "hala ölmedim" dercesine güzel bir selam çakmış filmografisine.

Sezon 1, Bölüm 9: The Fair Haired Child

Yönetmen: William Malone
Senaryo: Matt Greenberg


Yönetmenliğini William Malone'un yaptığı bu bölüm tipik bir Twilight Zone bölümünü andırır ögelere sahip. the Fair Haired Child hiçbir sürpriz barındırmayan senaryo dezavantajına rağmen, kendini sonuna kadar ilgiyle izlettiriyor. Yerinde ve ölçülü efektler öyküye zarar vermemiş.


Sezon 1, Bölüm 10: Sick Girl

Yönetmen: Lucky McKee
Senaryo: Sean Hood & Lucky McKee
Öykü: Sean Hood


Yönetmenlik koltuğunda Lucky McKee oturuyor. Projenin başında bu bölüm için düşünülen isim Roger Corman imiş ama olmamış. Bölümü izledikten sonra, bu bölümün Corman tarafından çekilmemesine çok üzüldüm. Brezilya'dan gelen ne idüğü belirsiz bir böcek, bir böcek uzmanının hayatını hiç ummadığı bir şekilde değiştiriyor. Özellikle filmin sonundaki mutlu aile tablosu gözlerimi yaşarttı.


Sezon 1, Bölüm 11: Pick Me Up

Yönetmen: Larry Cohen
Senaryo: David J. Schow
Kısa Öykü: David J. Schow


Yönetmenliğini Larry Cohen'in yaptığı bu bölümün benim için sürprizi başroldeki beğendiğim oyuncu Fairuza Balk oldu. Sıradışı bir seri katil hikayesinin anlatıldığı bu bölüm yer yer "ebenin a.ı ali sami" tadında olsa bile çok ciddiye alınmadan rahatlıkla seyredilebiliyor.

Seri katillerden biri kurbanlarını otoban üzerinde otostop yapanlardan seçen TIR şoförü Jim Wheeler (Michael Moriarty), diğeri kurbanları tarafından seçilen, otobanda otostop yapan Walker (Warren Kole). Wheeler ve Walker. TIR şoförü ve otostopçu. Anlaşılan Cohen yaptığı iş ile bağlantılı karakter ismi seçme hususunda takıntılı gibi.


Sezon 1, Bölüm 12: Haeckel's Tale

Yönetmen: John McNaughton
Senaryo: Mick Garris
Kısa Öykü: Clive Barker


Yönetmenliğini John McNaughton'ın yaptığı bu bölümün ilk olarak George A. Romero tarafından çekileceği duyurulmuştu ama olmadı. Kısmet McNaughton'a imiş. Öykü büyük usta Clive Barker'a ait.

John McNaughton 1986 yılında yönettiği Henry: Portrait of a Serial Killer adlı ikinci uzun metraj filmi ile bizi umutlandırmış ama devamını getirememişti. Onu tekrar korku filmi yönetmenleri arasında görmek güzel. Umarım korku gerilim tarzına devam eder.

Çok abartılacak bir bölüm olmasa da seri içinde sırıtmadan yerini alan düzgün bir iş olmuş. Sonuna kadar sıkmadan izleniyor.


Sezon 1, Bölüm 13: Imprint

Yönetmen: Takashi Miike
Senaryo: Daisuke Tengan
Roman: Shimako Iwai


Üstad Takashi Miike, 'Nutuk'u yutmuşcasına az zamanda çok büyük işler başarmış. Kesinlikle muhteşem bir deneyim değeri taşıyor bu bölüm.

Odishon'a nazire yaparcasına kotarılmış işkence sahnesi, birçok yönden çok daha rahatsız edici olmuş. Uzun metraj bir filme ait olmamanın verdiği sıkıntı bile bu sahnenin ihtişamına leke sürememiş.

Bilhassa Gozu'ya yakın durduğunu düşündüğüm bölüm sona erdiğinde insanın ağzında buruk bir tat bırakıyor. Umarım bu hikayeyi uzun metraj bir filmde değerlendirir diye düşünürken konu sıkıntısı çekmeyen Miike'nin bir daha bu hikayeye dönmeyeceğinin bilincindeyim.


SON SÖZ :

Herhalde izlemeyen kalmamıştır bu güzide diziyi. Yok kaldı ise mutlaka izleyin diye notumu düşüp çok ilgi gören projenin 2. sezonunun da çekilip gösterildiğini hatırlatayım. (8/10)

26 Eylül 2010 Pazar

Jukgeona hokeun nabbeugeona (2000)

Jukgeona hokeun nabbeugeona 2000 yılı mahsulü Seung-wan Ryoo tarafından yazılıp yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Die Bad olarak da bilinir. Yönetmenin ilk filmi.


Dört ayrı başlık altında dört bölüme ayrılmış bir film olmasına rağmen aslında Die Bad kronolojik sırada ilerleyen tek bir hikaye anlatıyor. Yönetmen her bölümde farklı bir çekim tekniği kullanmayı tercih etmiş. Bölümler sırasıyla Rumble, Nightmare, Modern Man ve Die Bad isimlerini taşıyor.


Suk-hwan ve Sung-bin yurdum öğrencilerinden farksız okul yerine bilardocuda vakit geçirmeyi tercih eden lise öğrencisi iki arkadaştır. Bilardocuda takıldıkları bir gün yan masada bilardo oynayan farklı bir okulun öğrencileri ile ağız dalaşına girerler. Sung-bin'in bütün yatıştırma gayretine rağmen iki grup kavgaya tutuşur. Kavga sırasında Sung-bin kazayla diğer öğrencilerden birini öldürür ve hapse girer. Yedi sene sonra hapisten çıkar. Abisinin sayesinde bir garajda tamirci olarak çalışmaya başlar. Fakat eski suçlu olduğu ortaya çıkınca işinden ayrılmak zorunda kalır. Çevresi Sung-bin'e yaşamak için çok fazla açık kapı bırakmadığından yerel bir çeteye dahil olur. Güçlü yumrukları sayesinde kısa sürede küçük bir grubun başına geçmeyi başarır.


Bu arada eski arkadaşı Suk-hwan polis olmuştur. Suk-hwan'ın kardeşi ise okulu bitirip çalışma hayatına atılmak yerine bir çeteye dahil olup az zamanda çok yol yapma planları içindedir. Yolu Sung-bin ile kesişir ve Sung-bin'in çetesine girerek okula gitmeyi bırakır. Kader Suk-hwan, kardeşi ve Sung-bin için kötü bir son ile bitecek olan ağlarını örmeye seneler önce başlamıştır.


Yaklaşık 800.000 dolar gibi düşük bir bütçe ile çekilen bu film için boyundan büyük işler başarıyor dersem sanırım abartmış olmam. Yönetmenin usta elleri, film boyunca kötü oyunculukların ve dövüş sahnelerindeki beceriksizliklerin üzerlerini usul usul örtmeye çalışıyor. Böylesi anları hafif tebessüm ederek izlesem bile bazı sahnelerde gerçekçiliği yakalamayı başardığını itiraf etmeliyim. Ayrıca yönetmen Ryoo'nun bilhassa yakın çekimlerde yaratıcı ve hayranlık uyandıran performanslar sergilediğini eklemekte fayda var.


Yönetmen Ryoo, filmini toplum içerisinde saygı(!) görmek isteyen (bunu istemeye mecbur bırakılan) erkek figürü üzerine kurmuş. Buradan hareketle gelir düzeyi düşük ailelere mensup çocukların hayat karşısındaki umutsuzlukları, daha lise yıllarında başlayan yılgınlık, tek umut olarak sokak çetelerini görmeleri gibi donelerle filmin temelini güçlendirmek istemiş. Benzer temalara Güney Kore sinemasına ait birçok filmde rastlamak mümkün. Die Bad'i benzerlerinden ayıran farkı yönetmenin mahareti diyebilirim.


Bu film sonrasında Seung-wan Ryoo için olumlu birçok eleştiri yapıldı. Ki bu eleştirileri boşa çıkarmayan Ryoo, bir sonraki filmi Pido nunmuldo eobshi (No Blood No Tears, 2002) ile çıtayı bir adım daha yukarıya çekti. Ama nedense sonrasında çektiği filmleri bir türlü beğenemedim. Ana akım sinemaya ait, etrafta onlarcası bulunan, kötü diyemesem bile rahatlıkla kişiliksiz, kimliksiz diyebileceğim Arahan jangpung daejakjeon (Urban Martial Arts Action, 2004) veya Jjakpae (The City of Violence, 2006) gibi filmler çekti. Oysa ilk iki filmini görenler "Güney Kore sinemasının Tarantino'su geliyor" gibisinden beklentilere garkolmuştu. Yazıya konu olan filmi izlediğinizde ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.


Jukgeona hokeun nabbeugeona, uzakdoğu sinemasına ait farklı lezzette düşük bütçeli bir ilk film. Belki izleyenlere az zamanda çok yol yaparak yükselmenin formüllerini vermiyor, ama az parayla nasıl "büyük" bir iş yapılabileceğini gösteriyor. (7/10)

6 Eylül 2010 Pazartesi

The Reeds (2009)

The Reeds 2009 yılı mahsulü Nick Cohen tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film.


Londra'dan Norfolk Kıyıları'na haftasonu tatili için gelen altı genç (üçü erkek, üçü kız tabii ki) Corsair Star isimli tekneyi kiralarlar. Her şey en başta yolunda gidiyor gibidir. Yerel gençlerle yaşanan sessiz tartışma, buldukları köpek cesedi gibi ufak ayrıntılar grubun keyfini kaçırmaya yetmez. Açıklarda takılmaktan sıkılan delifişek gençler (nedense?) filme ismini veren sazlıklara dalmaya karar verirler. Sazlıkların ortasında talihsiz bir kaza geçirirler. Bu kaza aslında herşeyin başlangıcı gibidir. Asıl tehlike sazlıkların içinde kendilerini beklemektedir.


Aslında film üzerine konuşulacaklar filmin ta kendisi gibi klişe olmaktan öteye gitmeyecek gibi duruyor. Film her alanda büyük defolar barındırıyor. Oyunculuklar ve senaryo filmin en büyük handikapı. Ama yönetmen Cohen ve kurgucu arkadaşlar (sanırım filmden hiçbir beklentileri olmadığı için) kötü gidişe ayak uydurarak zaten kötü olan (olacak) filmi daha da çekilmez hale getirmişler.


Bu yazıyı çok fazla uzatmadan The Reeds'i uzak durulacak filmler listesine dahil edersek hayat çok daha güzel olacak sanki. (1/10)