26 Ocak 2010 Salı

The Girlfriend Experience (2009)

The Girlfriend Experience 2009 yılı mahsulü Steven Soderbergh tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.


Sürprizlerle dolu yönetmenin filmografisini hatırlamakta fayda var:

* The Informant! (2009)
* The Girlfriend Experience (2009)
* Che: Part Two (2008)
* Che: Part One (2008)
* Ocean's Thirteen (2007)
* The Good German (2006)
* Bubble (2005)
* Ocean's Twelve (2004)
* Eros (2004) ("Equilibrium" isimli bölüm)
* Solaris (2002)
* Full Frontal (2002)
* Ocean's Eleven (2001)
* Traffic (2000)
* Erin Brockovich (2000)
* The Limey (1999)
* Out of Sight (1998)
* Schizopolis (1996)
* Gray's Anatomy (1996)
* Underneath (1995)
* King of the Hill (1993)
* Kafka (1991)
* Sex, Lies, and Videotape (1989)

Chelsea (Sasha Grey) Manhattan'da çalışmakta olan ücreti kabarık eskort kızlardan biridir. Bir spor salonunda çalışmakta olan erkek arkadaşı Chris (Chris Santos) ile birlikte yaşamaktadır. Chelsea, bir gün basılmasını umduğu kitabına altlık oluşturması babında detaylı bir günlük tutmaktadır. Bu günlüğe buluştuğu sabit müşterilerine ait kişisel bilgilerin yanında her buluşmasını en ince ayrıntısına kadar not etmektedir.


1988 doğumlu Sasha Grey son yıllarda adını duyurmuş bir porno yıldızı. Doğrusu yönetmenin kendisini fazla zorlamayacak açılardan çekim yapma gayretlerini bir kenara bıraksak bile kötü bir oyunculuk sergilediğini söyleyemem. Hızını alamayan Grey, 2009 senesi içinde oynadığı onlarca porno filmin yanında Smash Cut (2009, y.Lee Demarbre) isimli korku filminde de rol aldı.


The Girlfriend Experience klasik anlamda bir hikaye ya da olay örgüsü barındırmıyor. Ama bu filmin hiç bir şey söylemediği anlamına gelmiyor. Chelsea'nin mesleği dolayısıyla erkek arkadaşı ile yaşadığı problemler üzerinden kadın erkek ilişkilerine göz atarken, müşterileri ile yaptığı konuşmalardan ABD topraklarından bütün dünyaya yayılan ekonomik kriz üzerinde odaklaşmayı da ihmal etmiyor. Günümüz piyasa koşullarının olmazsa olmazlarından reklam ve pazarlama tekniklerinin ya da dış pazarlara açılma ihtiyacının fahişelik sektörü üzerinden anlatımı manidar.


The Girlfriend Experience, sadece filmin finalindeki sahne için bile seyredilmeyi hak ediyor. Kesinlikle izlenmeli. (7/10)

19 Ocak 2010 Salı

“Bir Film Nasıl Okunur?”

Kimle: Alkan Avcıoğlu

Süre: Ayda 4 gün, 12 saat

Tarihler: Her Pazar

Saat: 19:00 – 22:00

Süre: 8 hafta

“Bir Film Nasıl Okunur?”

Bu atölye çalışmasında amaç sinemanın temel konseptlerini tanıtıp çağdaş film gramerini kavramaya dair pratik geliştirmek. Kamera, ışık, kurgu, ses, oyunculuk gibi sinemasal anlatım öğelerini ayrı ayrı ve nihayetinde bir bütün olarak inceleyip kavrayarak, film izleme deneyimlerini zenginleştirip farklı okuma biçimleri geliştirilecek. Filmlerin hep gözümüzün önünde duran kodlarını okumayı öğrenirken klasiklerden çağdaş örneklere birçok film masaya yatırılacak. Her kamera konumunun, her görüntü düzenlemesinin anlamı nasıl şekillendirdiğinin sahne örnekleri üzerinden incelendiği atölyede, bir filmin nasıl analiz edilebileceğine dair filmlerin anlam perdesini aralamaya uzanan bir yolculuğa çıkılacak.


Alkan Avcıoğlu Hakkında:

1982, İzmir doğumlu Alkan Avcıoğlu, Uludağ Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. 2001 yılında Lull dergisini çıkartmaya başladıktan kısa bir süre sonra muhtelif süreli yayınlarda müzik ve sinema yazarlığı yapmaya başladı. Şubat 2003’ten bu yana “Sinema” dergisinin daimi yazarlarından olan Alkan Avcıoğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sinema ve TV üzerine yüksek lisans yaptı. 2007 yılında film analizi üzerine seminer ve dersler vermeye başladı. Sinemayı göstergebilim, psikanaliz gibi farklı disiplinlerle birlikte sorgularken, feminist film teorisi ve sinemada toplumsal cinsiyet rolleri üzerine akademik çalışmalarına devam ediyor. Halen film eleştirmenliği yapmakta olan Alkan Avcıoğlu, şu anda Marmara Üniversitesi İletişim Bilimleri bölümünde doktora tezini hazırlamakta.

Ayrıntılı Bilgi için : http://www.kargart.org/

The Echo (2008)

The Echo 2008 yılı mahsulü Filipinli yönetmen Yam Laranas tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Film 2004 yılı yapımı gene Yam Laranas tarafından yönetilmiş olan Sigaw isimli Filipinler yapımı filmin yeniden çevrimi.


Yönetmenin Hollywood semalarında ilk kez göründüğü filminin konusu şöyle: Bobby içerde geçirdiği uzun yıllar sonunda şartlı tahliye ile serbest kalır. Kendisi içerdeyken ölen annesinin yaşadığı apartman dairesine yerleşir. Hayatını tekrar rayına oturtmaya çabalayan Bobby ilk olarak kendine bir iş bulur. Kendisi gibi eski bir mahkum olan Hector Rodriguez'in işlettiği bir oto tamirhanesinde çalışmaya başlar. Eski kız arkadaşı Alyssa ile ufak ufak arayı ısıtma turları olumlu sonuçlar vermeye başladığında her şey Bobby için yolunda gibi görünmektedir. Ancak yan daireden gelen kavga sesleri bazı geceler fazlasıyla rahatsız edicidir. Yan dairede bir polis, karısı ve küçük kızı ile birlikte yaşamaktadır. Adam mütemadiyen karısını dövmektedir. Sonunda her gece devam eden bu işkenceye dayanamayan Bobby olaya müdahele etmek için yan daireye girdiğinde dairenin bomboş olduğunu görür.


Filmi giriş, gelişme ve sonuç olarak kabaca üç bölüme ayırırsak, ilk iki bölüm ufak tefek aksaklıkları gözardı edersek çok fazla sorun barındırmıyor. Ama maalesef sonuç diyebileceğim final kısmı çok kötü. Bir türlü ulaşıp da izleyemediğim esas film Sigaw'dan ayrıldığı noktaları çok merak ettim doğrusu. Bana sanki bu işte biraz da işbilmez Hollywoodlu yapımcıların parmağı varmış gibi geldi.


Aslında film hiç fena değil. Standart hayalet veya hayaletli ev/daire filmlerinin sunabileceği her türlü klişe olay örgüsüne sahip. Final kısmına kadar her şey yolunda giderken birden nedense bütün olan biteni bir yere bağlayalım hesabına giriliyor ve filmin kendisi final bölümünde boğulup kalıyor. Daha doğrusu filmin sanki bir sonu yok gibi. Doğal olarak yazılar akmaya başladığında "ne oldu şimdi?" sorusu kafaları meşgul etmeye başlıyor.


Şu Sigaw (2004) isimli filmi bulup izledikten sonra bu filme tekrar göz atmakta fayda var. (Kendime açık not...)


Hayaletli ev filmlerini seviyorsanız The Echo tercih edebileceğiniz filmlerden biri. Sonuçta piyasada dolanan onlarca berbat hayalet filminden daha iyi olduğunu garanti edebilirim. (4/10)

14 Ocak 2010 Perşembe

Hvid nat (2007)

Hvid nat 2007 yılı mahsulü Jannik Johansen tarafından yönetilmiş olan Danimarka yapımı bir film. White Night olarak da bilinir. Senaryo, yönetmen Jannik Johansen ve üstad Anders Thomas Jensen'e ait.


Tam bir işkolik olan Ulrich bir gece iş arkadaşları ile önemli bir iş zaferini kutlamak üzere müdavimi oldukları anlaşılan gürültülü bir diskoya giderler. Danseden bir kızın görüntüsünden anlaşılmaz bir şekilde rahatsız olan Ulrich, arkadaşlarını da yanına alarak diskoyu terkeder. Arka mahallelerden birinde geç saatlerde açık olan salaş diyebileceğim bir bara giderler. Burada bardaki bir sarhoşla tartışan Ulrich adamla itişmeye başlar. Dengesini kaybederek masalardan birinin üzerine devrilen adam aldığı darbe ile ölür. Ülkenin en büyük avukatlık bürolarından birinin sahibi olan babası en iyi iki avukatını gönderir ve Ulrich ilk celsede beraat eder. Bu olay Ulrich'in hayatının dönüm noktasıdır. Birden durup hayatı sorgulamaya başlar. İşini, çevresini, evliliğini. Geri dönülmez büyük adımlar atmak üzeredir. Peki psikolojik durumu bu değişiklikler için hazır mıdır?


Geçen gece oldukça geç bir saatte uykum kaçtı ve bir film izleyerek uyuyakalırım gibisinden kendimce dahiyane bir fikirle yataktan kalktım. Konusunun basitliğine güvenerek Hvid nat'ı seçtim. Ne kadar yanılmışım. Her şeyiyle sıradan ve iddiasız gibi görünen bir film. Gel gör ki film hakikaten sıradan ve iddiasız. Ne öykü akışında, ne senaryoda, ne sürprizlerde (twist) önceden tahmin edilemeyen hiçbirşey olmuyor. Ama anlayamadığım bir şekilde film beni içine aldı ve nasıl olduğunu anlayamadan o saatte o durumda kendini sonuna kadar izlettirdi. Sanırım bu A.T. Jensen kişisi bir büyücü. Senaryo yazmanın bütün hilelerini çözmüş bir dahi.


Daha önce yazdığım Rembrandt'da (2003) olduğu gibi bu film de sırtını karakterlerin başarıyla kurgulanmasına yaslıyor. Hemen hemen aynı oyuncularla benzer kalitede bir oyunculuk gösterisi bu filmin de artısı. Daha önceki filmdeki neşeli hikayenin yerini bu sefer daha hüzünlü bir hikaye alıyor ama formül bir kez daha tutuyor. Lars Brygmann (Ulrich Nymann), Nicolas Bro (Bertel Nymann), Anne Sophie Byder (Camilla Nymann) ve Rikke Louise Andersson (Karina Nielsen) başrollerde.


Alttan alta yüzeysel de olsa verilen toplumsal ve sosyal mesajlar fazlasıyla sıradan duruyor, ama filmin izlenirliğini etkilemiyor. Diğer teknik konularda ise -türünün gereği çok zorlayıcı olmadığını göz önüne alsak bile- kusursuz görünüyor.


"Bir kitap okudum ve hayatım değişti." ya da "Bir film izledim ve hayatım değişti." gibi oldukça bilindik bir klişenin "Bir adam öldürdüm ve hayatım değişti." versiyonu diyebiliriz Hvid nat için. (7/10)

13 Ocak 2010 Çarşamba

It's Alive (2008)

It's Alive 2008 yılı mahsulü Josef Rusnak tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir yeniden çevrim.


Üniversite öğrencisi Lenore Harker (Bijou Phillips) erkek arkadaşı Frank'den (James Murray) hamile kaldığını öğrenince okuldan ayrılıp onun yanına, yaşadığı çiftlik evine yerleşmeye karar verir. Henüz hamilelik süresi tamamlanmadan bebeğin karnında çok büyüdüğünü farkeden doktorlar bebeği sezaryen ile almaya karar verirler. Doğumun gerçekleştiği ameliyathaneden uzun süre ses seda çıkmayınca içeri girdiklerinde karşılaştıkları manzara korkunçtur. Doğuma katılan bütün doktor ve hemşireler hunharca katledilmiş, geriye sadece Lenore ve kucağında uyuttuğu bebeği kalmıştır. Polis bütün aramalarına rağmen katile ait bir iz bulamaz. Anestezi etkisi altındaki Lenore ise hiçbirşey hatırlamamaktadır.

Film için yeniden çevrim diyoruz ama senaryonun büyük oranda değiştirildiğini belirtmekte fayda var. Maalesef bu değişikliklerin hepsi filmin aleyhine işlemiş. Nerdeyse sadece filmin ismini aynı bırakmışlar bile diyebilirim.

İlk filmde doğum esnasındaki cinayetlerden sonra ameliyathaneye girdiklerinde katil bebeği bulamıyorlardı. Yeniden çevrimde ise bebek mışıl mışıl annesinin kucağında uyuyor. İlk filmde kayıp katil bebek bütün şehre terör estirirken, yeniden çevrimde annesinin de işbirliği ile bebek çiftlik evine yanaşan canlıları hedef alıyor. Bunların yanında mekan konusu büyük sorun teşkil ediyor. İlk filmin tamamı büyük şehirde ve kanalizasyonlarda geçerken yeniden çevrimde hikayeyi nedense kırsal alana taşımayı uygun görmüşler. Bu değişiklik filme o kadar çok zarar veriyor ki, bunun sebebi üzerine düşündüğümde aklıma bir tek şey geliyor: bütçeyi aşağılarda tutmak. O zaman da insan sormadan edemiyor: Madem paranız yok, madem ilk filme saygınız yok, madem korku filmlerine inancınız yok, neden bir yeniden çevrim projesi? Bu sorunun cevabı para olamaz. Çünkü bu filmin elle tutulur bir gişe başarısı sağlayamayacağı aşikar. Hepsini bir kenara bırakıp ilk filmi hatırlamamız bile yeterli. Larry Cohen bu filmin bütçesinin çok aşağısında kalan bir rakama çıkardığı filmi ile (çok büyük rakamlar olmasa bile) umduğundan çok daha fazlasını kazanmıştı. Öyle ki filmin ikincisi ve hatta üçüncüsü çekilmişti. Bu üç filmin afişlerine bakmak bile yeniden çevrimi izlemekten çok daha fazla keyif veriyor.

It's Alive (1974)
Yazan ve yöneten: Larry Cohen



It Lives Again (1978)
Yazan ve yöneten: Larry Cohen


It's Alive III: Island of the Alive (1987)
Yazan ve yöneten: Larry Cohen


Keşke bu berbat yeniden çevrimi bir sebepten bitiremeseydiler de görme şansımız olamasaydı. (1/10)

11 Ocak 2010 Pazartesi

Rembrandt (2003)

Rembrandt 2003 yılı mahsulü Jannik Johansen tarafından yönetilmiş olan Danimarka / İngiltere ortak yapımı bir film. Rembrandt'ın senaryosunu ise yönetmen Jannik Johansen ile beraber daha önce detaylı olarak yer verdiğim Anders Thomas Jensen yazmış. Bu adamın elinin değdiği her film en azından vasatın üzerinde oluyor. Bunu bilir bunu söylerim.


Gelelim Rembrandt'a. Karşımızda basit bir suç hikayesinin üzerine kurulu insan ilişkileri hakkında samimi bir film var. Jensen'in en başarılı olduğu konu olan inandırıcı karakterler yaratma hususundan payını Rembrandt da fazlasıyla almış. Hal böyle olunca ortaya tadından yenmeyen başka bir film çıkıyor. İyi ki yolum zamanında Jensen ile kesişmiş de Danimarka Sineması'na dalmışım. Arka arkaya birbirinden leziz filmler izleyebiliyorum bu sayede.


Filmin konusu ise kabaca şöyle; Mick küçük işler çeviren basit bir hırsızdır. Sık sık kısa süreli hapis ziyaretleri sonrası dışarı çıktığında tekrar yakalanana kadar küçük işlerine devam etmektedir. Hayatı hapishane ile evi arasında mekik dokumakla geçer. Karısı öldükten sonra eski porno oyuncusu Trine ile beraber yaşamaktadır. Kendilerine göre düzenli, tutarlı bir ilişkileri vardır. Ölen karısından olan oğlu Tom ile araları iyi değildir. Ara sıra hapishane giriş çıkışlarında karşılaşırlar. Yaptığı hırsızlık işlerinde kendisine kumara düşkün tembel teneke Kenneth yardımcı olur. Mick, Kenneth'i oğlunun yerine koymuş, yaptığı bütün hatalara rağmen kendisinden vazgeçmemiştir. Tom ise babasının yolundan gitmiş, ufak hırsızlıklarla hayatını sürdürmektedir. Asosyal, evden pek çıkmayan, bilgisayar ve çizgi roman düşkünü kuzeni Jimmy ile beraber kalmaktadır. Sevgilisi yoktur, ama orta yaşlı ve evli Charlotte ile kocasının da bilgisi dahilinde seks üzerine kurulu bir ilişkisi vardır.


Mick, Tom, Kenneth ve Jimmy, Tom'un hapishanede rastladığı birisinin istediği bir tabloyu çalmak için biraraya gelirler. Beklenildiği üzere yanlış tabloyu çalarlar. Ama çaldıkları tablo Danimarka'da bulunan tek gerçek Rembrandt tablosudur ve değeri 15 milyon dolar civarındadır. Tabloyu polise yakalanmadan paraya çevirmek için birbirinden garip ve komik olayların içine balıklama dalarlar.


Film gücünün büyük bir kısmını da oyunculardan alıyor. Kanlı canlı karakterlere can vermede çok sıkıntı yaşamıyorlar. Bu da filmin inandırıcılığını artırıyor. Lars Brygmann (Mick), Jakob Cedergren (Tom), Nikolaj Coster-Waldau (Kenneth), Nicolas Bro (Jimmy), Paprika Steen (Charlotte), Søren Pilmark (Bæk) ve Sonja Richter (Trine) başrollerde. Ayrıca Anders Thomas Jensen'in favori oyuncularından, Ulrich Thomsen ve Mads Mikkelsen'den sonra uluslararası sinema dünyasına açılan Nikolaj Lie Kaas da filmde kamyon şoförü Karsten rolünde çok kısa görünüyor.


İnsan ilişkileri (baba-oğul, kadın-erkek, vs.) üzerine çekilmiş kalburüstü filmlerden biri Rembrandt. İzlemekte fayda var. (7/10)

!Geceyarısı Filmleri!

!Geceyarısı Filmleri!
“Karanlıktan korkar mısınız?”

Hazırlayan: KargART ve Serdar Kökçeoğlu
* 15 Ocak Cuma, Saat: 23:00
* Gösterimler ücretsizdir.

“Öteki Uzay Maceraları”
Film: Lifeforce / Space Vampires (1985)
Süre: 101 dk.
Yönetmen: Tobe Hooper
Türkçe Altyazılı


*Gecede ayrıca Steampunk dünyasına kişisel ve başarılı bir dokunuş olan 26 dk'lık “The Mysterious Geographic Explorations of Jasper Morello” adlı film gösterilecektir.


Ocak ayında Öteki Sinema’nın seçtiği filmler var!

Ocak ayında "Öteki Sinema" sitesinin sizin için seçtiği cool filmlerle karşınızdayız. 80'lerin en eğlenceli ve en unutulmuş bilim kurgu fantazyalarından “Lifeforce” ile hem dönemin ruhunu yeniden yaşatmak istiyor, hem de artık görmeyi çok özlediğimiz animatronikler ve mekanik efektlerin başarılı ve yaratıcı bir uygulamasını izlemeye davet ediyoruz sizleri...

80'lerin tüm efekt numaralarını bünyesinde barındıran “Lifeforce”, bu açıdan harika bir film! Bugüne kadar gördüğünüz hiçbirşeye benzemiyor. Bir blockbuster değil ama çok emek harcanmış olduğu belli.

“Halley” kuyruklu yıldızı dünyaya yaklaşırken bir uzay gemisi, bu kuyruklu yıldızı önceden incelemek üzere görevlendirilir. Kuyruklu yıldızı inceleyen ekip, meteorun hemen ön kısmında organik bir uzay gemisi gibi birşey keşfeder. Bu uzay gemisinin içine araştırma için giren ekip üyeleri beraberlerinde dünyaya korkunç bir kabus getireceklerdir. Birbiri ardına içlerinden yaşam enerjileri çekilerek öldürülen kurbanların hikayesi vampirlere kadar gidecektir!

Cannon film şirketinin çılgın yükseliş zamanlarında dönemin yıldızı "Texas Chainsaw Massacre” ile iyice parlamış Tobe Hooper'a çektirdiği film yüzünden Yönetmen ve Stüdyonun epey arası açılmış... Her ne kadar stüdyonun gazabına uğramış ve projede emeği geçen kimse tarafından yeterince sevilip sahiplenilmemiş, adeta bir üvey evlat gibi piyasalar tarafından da unutulmuş bir film olsa da, “Lifeforce”un kült statüsüne ulaştığının ve filmin dünya üzerinde birçok hayranı bulunan özel bir film olduğunun altını çizmek gerek. Kaçırmayın!

6 Ocak 2010 Çarşamba

Haze (2005)

Haze 2005 yılı mahsulü Shinya Tsukamoto tarafından yazılıp yönetilmiş olan Japonya yapımı bir film. Yönetmen aynı zamanda filmin başkahramanını canlandırıyor.


Tsukamoto birbirinden garip ama bir o kadar da leziz onlarca işin yönetmeni. Uzakdoğu filmlerine ucundan kıyısından bulaşmış herkesin muhakkak uğradığı önemli bir durak. Filmografisini hatırlamakta fayda var:

* Tetsuo: The Bullet Man (2009)
* Akumu Tantei 2 (Nightmare Detective 2, 2008)
* Akumu Tantei (Nightmare Detective, 2006)
* Haze (2005)
* Fîmeiru (Female, 2005) ("Tamamushi" isimli bölüm)
* Vital (2004)
* Rokugatsu no hebi (A Snake of June, 2002)
* Sôseiji (Gemini, 1999)
* Bullet Ballet (1998)
* Tokyo Fist (1995)
* Tetsuo II: Body Hammer (1992)
* Yôkai hantâ: Hiruko (Hiruko the Goblin, 1991)
* Tetsuo (1989)
* Denchu Kozo no boken (Adventures of Electric Rod Boy, 1987)
* Futsu saizu no kaijin (The Phantom of Regular Size, 1986) (kısa film)

2005 yılı yapımı Haze'e dönelim. 49 dakikalık bu filmde bir Tsukamoto filminden bekleyeceğiniz her türlü acayiplik mevcut. (burada acayiplik olabilecek en olumlu anlamda kullanılmıştır.)

2005 yılında yönetmenden Digital Short Films by Three Filmmakers 2005 isimli seçkide yer alması için 25 dakikalık bir film çekmesi istenmiş. Bu seçki için Haze'i çeken yönetmen daha sonra bu kısanın süresini 49 dakikaya çıkartarak filminin bir nevi uzun versiyonunu oluşturmuş. Konusu şöyle:

Bir adam ancak sürünebileceği kadar küçüklükte olan bir dehlizde uyanır. Kim olduğu, buraya nasıl geldiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktur. Sürünerek bulunduğu ortamı keşfetmeye, hatırlayamadıklarını hatırlamaya ve bir yolunu bulabilirse bu delikten kurtulmaya çalışır.


Konusunu okuduğunuzda benzerlerine defalarca denk geldiğinizi düşünerek hemen burun kıvırmayınız. Bu film kesinlikle diğerlerinden farklı. Atmosfer açısından ele alırsak film klostrofobi hissini dibine kadar veriyor. Genel anlamda Haze için tek mekanda (ama ne mekan) istemi dışında esir tutulan ve bir şekilde hafızası silinmiş birinin kurtulma (survival) hikayesi diyebilirim. Filmin olabildiğince etkili şiddet sahneleri (gore) kullandığını da eklemeliyim.


Yönetmen bir röportajında The Great Escape (1963, y.John Sturges) filmindeki bir sahneden etkilenerek bu filmi çektiğini söylemiş. Tsukamoto, Charles Bronson'un oynadığı karakterin (Danny Velinski "Tünel Kralı") kaçmak için tünel kazarken klostrofobisi ile savaştığı sahnelerden bahsediyor.

Ucu açık, ne olup bittiği hakkında yeteri kadar bilgi vermeyen (birçok noktayı izleyenin hayal gücüne bırakan) filmlere bayılırım. Haze de bu tarz bir film. Atmosfer açısından bulunmaz nimet değerindeki bu filmi mutlaka izleyin. (8/10)