7 Kasım 2010 Pazar

Snarveien (2009)

Snarveien 2009 yılı mahsulü Severin Eskeland tarafından yazılıp yönetilmiş olan Norveç yapımı bir film. Detour olarak da bilinir. 1977 doğumlu yönetmenin ilk uzun metraj denemesi.


Lina ve Martin evlenecek olan yakın bir arkadaşlarının düğününde tüketilmek üzere yaptıkları yüklü miktarda alkol alışverişinden sonra İsveç'den Norveç'e dönmek üzere yola çıkarlar. (Anladığım kadarı ile İsveç ile Norveç arasında alkol fiyatları açısından uluslararası seyahat edecek kadar büyük bir fark var.) Yolda kullandıkları yolun polis tarafından kapatıldığını görürler. Polis yolda bir kaza olduğunu, kazayı kaldırmak için yolu kapattıklarını, ama arka yolu kullanarak beklemeden tekrar anayola çıkıp yollarına devam edebileceklerini söyler. Lina ve Martin polisin tarif ettiği şekilde yollarına devam ederler. Pek tekin gözükmeyen bu arka yolda (tabii ki) lastikleri patlar. Bu başlarına gelen ilk kötü olaydır. Ama son olmadığını anlamak için çok fazla beklemek gerekmez.


Sanırım artık korku filmi çekmek isteyenler eskisinden çok daha kolay bir şekilde filmlerini finanse etmek için kaynak bulabiliyorlar. Evet, 2000'li yıllardan bahsediyorum. 2000 öncesinde bazı ülkelere ait bir korku-gerilim filmine rastladığımda bilirdim ki bu filmde mutlaka diğerlerinden farklı bir şey var, (buradaki "bazı ülkeler"den kasıt ABD, Uzakdoğu, İtalya, İspanya gibi türe ait başarılı ve başarısız örnekler ile karşılaşmayı kanıksadığımız ülkeler dışındaki ülkeler oluyor ki tam olarak kendimi ifade edemediğimi farketsem bile böyle bir olgunun en azından benim için varolduğunun altını çizmem şart, misal derseniz hollanda derim, polonya derim, belçika derim.) ya yönetmen işine inanmış dişini tırnağına takıp binbir güçlükle filmi tamamlamış ya da işe güvenen bir yapımcı filme kol kanat germiş, nihayete ermesini sağlamış. Oysa 2000 sonrasına baktığımızda artık bu tip "ülke sineması" kaynaklı tercihlerimde sıkça yanıldığımı söyleyebilirim. İşte Detour da böylesi yanlış tercihlerden biri.


The Texas Chainsaw Massacre (1974, y.Tobe Hooper) ve Hostel (2005, y.Eli Roth) gibi türdeş filmlerden bolca beslenen Detour işin aslına bakılırsa pek yeni bir şey söyleme taraftarı değil gibi duruyor. Halihazırda bolca üretilmiş (tüketilmiş) birbirinin kopyası gibi duran onlarca örnekte kullanılan senaryo tarifini alıp kabaca Norveç sınırları içine tıkıştırmalarından ibaret bir değişiklik için ise pek değişiklik demek mümkün değil, çünkü "sınırlarötesi içki alışverişi" dışında Norveç'e ait olası donelerden eser yok filmde. Hatta filmin dünyanın başka herhangi bir yerinde geçtiğini söylememek için ortada bir sebep yok. (Globalizm? Küreselleşme?) Bu bir eksiklik mi? Değil. Ama bana kalırsa bu formül üzerinden hareket ettiğinizde yerel tatlar taşıyan doneler kullanılmazsa geriye işi sıradan olmaktan kurtaracak hiçbir şey kalmıyor. E zaten amaç hızlı üretim - hızlı tüketim olunca işin (=ticari malın?) kaliteli olması bir nebze geri planda kalıyor gibi. Yeter ki piyasadaki hareket, canlılık dinmesin.


Yazıya bakıldığında film hakkında çok fazla şey söylenmemiş gibi duruyor olabilir. Bunun sebebi söylenecek fazla bir şey olmaması olabilir. Haftasonunuzu şenlendirecek, kafa yormayan, derdi olmayan, eleştirileri güçlü olmaktan uzak, basit ama yapım değerleri üst düzeyde bir korku filmi izlemek istiyorsanız, Detour uğrayabileceğiniz adres olabilir. Ötesi zaten yok. (5/10)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Zagor Gecesi

Zagor ve Çiko'nun yaratıcısı Gallieno Ferri İstanbul'da.

1-7 Kasım tarihleri arasında organize edilen Çizgi Roman Günleri Etkinlikleri kapsamında yer alan Zagor Gecesi 4 Kasım Perşembe akşamı Kadıköy Karga Bar'da gerçekleşecek. Gecenin programı ve etkinliğe ait ayrıntıların yer aldığı broşür aşağıda;

PROGRAM

Tarih:
04 Kasım 2010, Perşembe

Saat:
19.00 Sergi Açılışı, Söyleşi, İmza
21.00 Graziano Romani (Canlı Performans)
22.00 1001Roman Yayıncılık Çizgi Roman Yarışması Ödül Töreni

Yer:
Karga Bar / Kadife Sokak No:16 Altıyol - Kadıköy
(0 216 449 17 25-26)



28 Eylül 2010 Salı

Masters of Horror (2005) -1. Sezon-

Masters of Horror, korku sinemasının birbirinden ünlü yönetmenleri ile korku edebiyatının ünlü kalemlerini biraraya getirmek maksadıyla Mick Garris tarafından organize edilmiş, iyi düşünülmüş bir proje.

Proje Mick Garris önderliğinde hayata geçirilmeye başladığında TV dizisi olarak düşünülmemiş. Kısa filmler bittiğinde Anchor Bay Entertainment tarafından DVDsi basılacakmış hesapta. Fakat nasıl olduysa devreye Showtime girmiş ve proje TV dizisine dönüşmek durumunda kalmış.


İlk sezona ait 13 bölümle ilgili, yaklaşık dört sene önce, bölümleri izledikten hemen sonra almış olduğum kısa notlarımı burada toplamak istedim;


Sezon 1, Bölüm 1: Incident on and Off a Mountain Road :

Yönetmen: Don Coscarelli
Senaryo: Don Coscarelli & Stephen Romano
Kısa Öykü: Joe R. Lansdale


Masters of Horror serisine bomba gibi bir başlangıç yapmamızı sağlayan muhteşem bir ilk bölüm. Zannımca Don Coscarelli ile başlamak isabet olmuş. Çocukluğumuzun en büyük korkularından the Tall Man figürünü bünyesinde barındıran kült Phantasm serisi ile gönlümüzde ayrı bir yeri olan yönetmen, yaptığı en iyi iş olan iyi kadın kaçar, kötü adam (Moonface) kovalar formülünü başarıyla uygulamış. Ancak zaman artık değişti, seksenlerde olduğu gibi değil, artık kimse ne tam iyi, ne tam kötü.

Phantasm serisinin kötü adamı olan the Tall Man karakterini başarıyla canlandıran Angus Scrimm'i de bu bölümün kadrosunda görüyoruz. Ama bizi bir sürpriz bekliyor. O uzun korkutucu adam, bu bölümde neredeyse oturduğu yerden bile kalkamayan yaşlı pasif bir kurban rolünde. (bu ne yaman çelişki anne!)

Bu arada the Tall Man ile Moonface birbirine ne kadar benziyorlardı.


Sezon 1, Bölüm 2: Dreams in the Witch-House

Yönetmen: Stuart Gordon
Senaryo: Dennis Paoli & Stuart Gordon
Kısa Öykü: H.P. Lovecraft


Don Coscarelli ile bomba gibi başladığımız seri hız kesmeden Stuart Gordon ile devam ediyor. Tabii ki bir H.P. Lovecraft uyarlaması. Brian Yuzna ile beraber İspanya'da devam eden eylemlerini yakınen takip ettiğimiz Gordon, artık alışageldiğimiz kendine has uslubu ile bizleri ekran başına adeta çiviliyor. Yatakaltı sahnesinde çığlık atmamak mümkün mü?


Sezon 1, Bölüm 3: Dance of the Dead

Yönetmen: Tobe Hooper
Senaryo: Richard Christian Matheson (yazar Matheson'ın oğlu)
Kısa Öykü: Richard Matheson


Enterasan çekim tekniklerinin denendiği Tobe Hooper'a yakıştıramadığımız deneysel sahneler, sanırım Hooper'ın yeni dünya düzeninde "ben de varım!" iddiasını ortaya koymak için giriştiği varolma savaşı. Yahu Hooper efendi, ne gerek var kasmaya, biz seni o çiğ filmlerinle seviyoruz. Kan, dehşet, vahşet, kin gene havada kokusunu hissettiriyor ama sanırım Hooper artık göstermekten imtina ediyor gibi.


Sezon 1, Bölüm 4: Jenifer

Yönetmen: Dario Argento
Senaryo: Steven Weber
Kısa Öykü: Bruce Jones


Şehvetle takip ettiğimiz serinin dördüncü bölümünde Argento usta ile beraberiz. Usta şehvetle takip ettiğimizi bilircesine kendine ana tema olarak şehveti seçmiş. İyi de yapmış. Klasik bir Argento filminden beklendiği üzere tutarsız ve mantık dışı bir senaryo üzerinden gene inanılmazı başarıyor Argento, bizi hipnotize etmeyi başarıyor. Aklımızı bir kenara bırakıp (ya da belki Argento almıştır aklımızı, bilemedim) izliyoruz ustayı. Filme başından sonuna kadar garip bir tedirginlik hakim. Devamlı kötü bir şey olacakmış hissi yakamızı bir türlü bırakmıyor. Zaman zaman da oluyor ya neyse. Finalde ise Argento yapacağını yapıyor ve bizi rahatlatmadan öylece orta yerde bırakıyor, tedirgin...

Müzikler için ayrı bir parantez açmak lazım. Eski Goblin üyesi Claudio Simonetti yine harika bir iş çıkarmış.


Sezon 1, Bölüm 5: Chocolate

Yönetmen: Mick Garris
Senaryo: Mick Garris
Kısa Öykü: Mick Garris


Kendisini daha çok televizyon için çektiği Stephen King uyarlamalarından tanıdığımız Mick Garris bu bölümün yazarı ve yönetmeni. Bilindiği üzere kendisi bu seriyalin fikir babası oluyor.

Bölüm biter bitmez kendimi daha önce izlemediğim bir Twilight Zone bölümünü izlemiş gibi hissettim. Burada Garris'e çok teşekkür etmek istiyorum, beni yanılttığı için. Ben kendisinden kötü bir iş bekliyordum açıkcası. Ama o kesinlikle Twilight Zone'a saygı duruşu niteliğinde bir bölümü layıkıyla yazmış ve yönetmiş. Teşekkürler Garris.


Sezon 1, Bölüm 6: Homecoming

Yönetmen: Joe Dante
Senaryo: Sam Hamm
Kısa Öykü: Dale Bailey


Açıkcası bu bölüme kadar seriyi o kadar keyifle izliyordum ki, bu bölüm hakkında pek birşey yazasım gelmiyor. (Gerçi bu sarfettiğim cümle bile, bu bölüm hakkında bir fikir veriyor ya, neyse.) Herhangi bir korku veya gerilim ögesi bulunmayan bölümde, zombiler sadece savaş (ve savaş yanlısı hükümet) karşıtı bir grup olarak çıkıyor karşımıza. Yani zombilerin yerine misal savaştan dönen gaziler kullanılsa bile film sıkıcılığından eksi ya da artı yönde birşey kaybetmeyecekti. Didaktik filmler her zaman canımı sıkmıştır. Bu kadar da kör göze parmak anlatılmaz ki bazı şeyler.


Sezon 1, Bölüm 7: Deer Woman

Yönetmen: John Landis
Senaryo: Max Landis & John Landis


Bölümün yönetmeni John Landis senaryoyu oğlu Max Landis ile beraber yazmış.
Tam anlamıyla vasat kelimesinin karşılığını bulduğu bir bölüm olmuş. Özellikle dizinin altıncı bölümünün yarattığı hayalkırıklığı ile seyrettiğim bu bölümden açıkcası umutlu idim. Ama An American Werewolf in London tadında bir bölüm çekmeye uğraştığı apaçık olan Landis, bu kaygısında başarılı olmuş diyemeyeceğim. Gene de sıkılmadan izlenebilirler arasındaki yerini aldı.


Sezon 1, Bölüm 8: John Carpenter's Cigarette Burns

Yönetmen: John Carpenter
Senaryo: Drew McWeeny & Scott Swan


Yönetmenliğini John Carpenter'ın yaptığı bu bölüm bence ilk sezonun en iddialı bölümü olmuş. Eski formunu yavaş yavaş kaybetmekte olan büyük usta, bu bölüm ile "hala ölmedim" dercesine güzel bir selam çakmış filmografisine.

Sezon 1, Bölüm 9: The Fair Haired Child

Yönetmen: William Malone
Senaryo: Matt Greenberg


Yönetmenliğini William Malone'un yaptığı bu bölüm tipik bir Twilight Zone bölümünü andırır ögelere sahip. the Fair Haired Child hiçbir sürpriz barındırmayan senaryo dezavantajına rağmen, kendini sonuna kadar ilgiyle izlettiriyor. Yerinde ve ölçülü efektler öyküye zarar vermemiş.


Sezon 1, Bölüm 10: Sick Girl

Yönetmen: Lucky McKee
Senaryo: Sean Hood & Lucky McKee
Öykü: Sean Hood


Yönetmenlik koltuğunda Lucky McKee oturuyor. Projenin başında bu bölüm için düşünülen isim Roger Corman imiş ama olmamış. Bölümü izledikten sonra, bu bölümün Corman tarafından çekilmemesine çok üzüldüm. Brezilya'dan gelen ne idüğü belirsiz bir böcek, bir böcek uzmanının hayatını hiç ummadığı bir şekilde değiştiriyor. Özellikle filmin sonundaki mutlu aile tablosu gözlerimi yaşarttı.


Sezon 1, Bölüm 11: Pick Me Up

Yönetmen: Larry Cohen
Senaryo: David J. Schow
Kısa Öykü: David J. Schow


Yönetmenliğini Larry Cohen'in yaptığı bu bölümün benim için sürprizi başroldeki beğendiğim oyuncu Fairuza Balk oldu. Sıradışı bir seri katil hikayesinin anlatıldığı bu bölüm yer yer "ebenin a.ı ali sami" tadında olsa bile çok ciddiye alınmadan rahatlıkla seyredilebiliyor.

Seri katillerden biri kurbanlarını otoban üzerinde otostop yapanlardan seçen TIR şoförü Jim Wheeler (Michael Moriarty), diğeri kurbanları tarafından seçilen, otobanda otostop yapan Walker (Warren Kole). Wheeler ve Walker. TIR şoförü ve otostopçu. Anlaşılan Cohen yaptığı iş ile bağlantılı karakter ismi seçme hususunda takıntılı gibi.


Sezon 1, Bölüm 12: Haeckel's Tale

Yönetmen: John McNaughton
Senaryo: Mick Garris
Kısa Öykü: Clive Barker


Yönetmenliğini John McNaughton'ın yaptığı bu bölümün ilk olarak George A. Romero tarafından çekileceği duyurulmuştu ama olmadı. Kısmet McNaughton'a imiş. Öykü büyük usta Clive Barker'a ait.

John McNaughton 1986 yılında yönettiği Henry: Portrait of a Serial Killer adlı ikinci uzun metraj filmi ile bizi umutlandırmış ama devamını getirememişti. Onu tekrar korku filmi yönetmenleri arasında görmek güzel. Umarım korku gerilim tarzına devam eder.

Çok abartılacak bir bölüm olmasa da seri içinde sırıtmadan yerini alan düzgün bir iş olmuş. Sonuna kadar sıkmadan izleniyor.


Sezon 1, Bölüm 13: Imprint

Yönetmen: Takashi Miike
Senaryo: Daisuke Tengan
Roman: Shimako Iwai


Üstad Takashi Miike, 'Nutuk'u yutmuşcasına az zamanda çok büyük işler başarmış. Kesinlikle muhteşem bir deneyim değeri taşıyor bu bölüm.

Odishon'a nazire yaparcasına kotarılmış işkence sahnesi, birçok yönden çok daha rahatsız edici olmuş. Uzun metraj bir filme ait olmamanın verdiği sıkıntı bile bu sahnenin ihtişamına leke sürememiş.

Bilhassa Gozu'ya yakın durduğunu düşündüğüm bölüm sona erdiğinde insanın ağzında buruk bir tat bırakıyor. Umarım bu hikayeyi uzun metraj bir filmde değerlendirir diye düşünürken konu sıkıntısı çekmeyen Miike'nin bir daha bu hikayeye dönmeyeceğinin bilincindeyim.


SON SÖZ :

Herhalde izlemeyen kalmamıştır bu güzide diziyi. Yok kaldı ise mutlaka izleyin diye notumu düşüp çok ilgi gören projenin 2. sezonunun da çekilip gösterildiğini hatırlatayım. (8/10)

26 Eylül 2010 Pazar

Jukgeona hokeun nabbeugeona (2000)

Jukgeona hokeun nabbeugeona 2000 yılı mahsulü Seung-wan Ryoo tarafından yazılıp yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Die Bad olarak da bilinir. Yönetmenin ilk filmi.


Dört ayrı başlık altında dört bölüme ayrılmış bir film olmasına rağmen aslında Die Bad kronolojik sırada ilerleyen tek bir hikaye anlatıyor. Yönetmen her bölümde farklı bir çekim tekniği kullanmayı tercih etmiş. Bölümler sırasıyla Rumble, Nightmare, Modern Man ve Die Bad isimlerini taşıyor.


Suk-hwan ve Sung-bin yurdum öğrencilerinden farksız okul yerine bilardocuda vakit geçirmeyi tercih eden lise öğrencisi iki arkadaştır. Bilardocuda takıldıkları bir gün yan masada bilardo oynayan farklı bir okulun öğrencileri ile ağız dalaşına girerler. Sung-bin'in bütün yatıştırma gayretine rağmen iki grup kavgaya tutuşur. Kavga sırasında Sung-bin kazayla diğer öğrencilerden birini öldürür ve hapse girer. Yedi sene sonra hapisten çıkar. Abisinin sayesinde bir garajda tamirci olarak çalışmaya başlar. Fakat eski suçlu olduğu ortaya çıkınca işinden ayrılmak zorunda kalır. Çevresi Sung-bin'e yaşamak için çok fazla açık kapı bırakmadığından yerel bir çeteye dahil olur. Güçlü yumrukları sayesinde kısa sürede küçük bir grubun başına geçmeyi başarır.


Bu arada eski arkadaşı Suk-hwan polis olmuştur. Suk-hwan'ın kardeşi ise okulu bitirip çalışma hayatına atılmak yerine bir çeteye dahil olup az zamanda çok yol yapma planları içindedir. Yolu Sung-bin ile kesişir ve Sung-bin'in çetesine girerek okula gitmeyi bırakır. Kader Suk-hwan, kardeşi ve Sung-bin için kötü bir son ile bitecek olan ağlarını örmeye seneler önce başlamıştır.


Yaklaşık 800.000 dolar gibi düşük bir bütçe ile çekilen bu film için boyundan büyük işler başarıyor dersem sanırım abartmış olmam. Yönetmenin usta elleri, film boyunca kötü oyunculukların ve dövüş sahnelerindeki beceriksizliklerin üzerlerini usul usul örtmeye çalışıyor. Böylesi anları hafif tebessüm ederek izlesem bile bazı sahnelerde gerçekçiliği yakalamayı başardığını itiraf etmeliyim. Ayrıca yönetmen Ryoo'nun bilhassa yakın çekimlerde yaratıcı ve hayranlık uyandıran performanslar sergilediğini eklemekte fayda var.


Yönetmen Ryoo, filmini toplum içerisinde saygı(!) görmek isteyen (bunu istemeye mecbur bırakılan) erkek figürü üzerine kurmuş. Buradan hareketle gelir düzeyi düşük ailelere mensup çocukların hayat karşısındaki umutsuzlukları, daha lise yıllarında başlayan yılgınlık, tek umut olarak sokak çetelerini görmeleri gibi donelerle filmin temelini güçlendirmek istemiş. Benzer temalara Güney Kore sinemasına ait birçok filmde rastlamak mümkün. Die Bad'i benzerlerinden ayıran farkı yönetmenin mahareti diyebilirim.


Bu film sonrasında Seung-wan Ryoo için olumlu birçok eleştiri yapıldı. Ki bu eleştirileri boşa çıkarmayan Ryoo, bir sonraki filmi Pido nunmuldo eobshi (No Blood No Tears, 2002) ile çıtayı bir adım daha yukarıya çekti. Ama nedense sonrasında çektiği filmleri bir türlü beğenemedim. Ana akım sinemaya ait, etrafta onlarcası bulunan, kötü diyemesem bile rahatlıkla kişiliksiz, kimliksiz diyebileceğim Arahan jangpung daejakjeon (Urban Martial Arts Action, 2004) veya Jjakpae (The City of Violence, 2006) gibi filmler çekti. Oysa ilk iki filmini görenler "Güney Kore sinemasının Tarantino'su geliyor" gibisinden beklentilere garkolmuştu. Yazıya konu olan filmi izlediğinizde ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.


Jukgeona hokeun nabbeugeona, uzakdoğu sinemasına ait farklı lezzette düşük bütçeli bir ilk film. Belki izleyenlere az zamanda çok yol yaparak yükselmenin formüllerini vermiyor, ama az parayla nasıl "büyük" bir iş yapılabileceğini gösteriyor. (7/10)

6 Eylül 2010 Pazartesi

The Reeds (2009)

The Reeds 2009 yılı mahsulü Nick Cohen tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film.


Londra'dan Norfolk Kıyıları'na haftasonu tatili için gelen altı genç (üçü erkek, üçü kız tabii ki) Corsair Star isimli tekneyi kiralarlar. Her şey en başta yolunda gidiyor gibidir. Yerel gençlerle yaşanan sessiz tartışma, buldukları köpek cesedi gibi ufak ayrıntılar grubun keyfini kaçırmaya yetmez. Açıklarda takılmaktan sıkılan delifişek gençler (nedense?) filme ismini veren sazlıklara dalmaya karar verirler. Sazlıkların ortasında talihsiz bir kaza geçirirler. Bu kaza aslında herşeyin başlangıcı gibidir. Asıl tehlike sazlıkların içinde kendilerini beklemektedir.


Aslında film üzerine konuşulacaklar filmin ta kendisi gibi klişe olmaktan öteye gitmeyecek gibi duruyor. Film her alanda büyük defolar barındırıyor. Oyunculuklar ve senaryo filmin en büyük handikapı. Ama yönetmen Cohen ve kurgucu arkadaşlar (sanırım filmden hiçbir beklentileri olmadığı için) kötü gidişe ayak uydurarak zaten kötü olan (olacak) filmi daha da çekilmez hale getirmişler.


Bu yazıyı çok fazla uzatmadan The Reeds'i uzak durulacak filmler listesine dahil edersek hayat çok daha güzel olacak sanki. (1/10)

10 Ağustos 2010 Salı

Revanche (2008)

Revanche 2008 yılı mahsulü Götz Spielmann tarafından yazılıp yönetilmiş olan Avusturya yapımı bir film.


Alex (Johannes Krisch), girdiği hiçbir işte dikiş tutturamamış, hapse girip çıkmış, "loser" sıfatının üzerine cuk oturduğu genç bir arkadaşımız. Viyana'da bir kerhanede getir götür işlerine bakan Alex, aynı kerhanede çalışan Ukraynalı fahişe Tamara'ya (Irina Potapenko) aşıktır. Tamara da Alex'e vurgundur. İkisinin de niyeti başlarını alıp güneye, sıcak ortamlara gidip "mutlu" olmaktır. Fakat borç belası Tamara ve Alex'i yaşadıkları şehirdeki sıkıcı hayata sağlam zincirlerle bağlamaktadır. Alex'in bu hayattan kurtulmak için bir planı vardır. Planı dedesinin yaşadığı kasabadaki koruması az bankayı soyup, borçları kapatıp, Tamara ile birlikte şehirden uzaklaşarak hayallerinin peşinde koşmak şeklinde özetlenebilir.


Nihayet planı gerçekleştirmeye karar verirler. Alex Tamara'yı gizlice kerhaneden kaçırır. Bir otele yerleşirler. Soygunu gerçekleştirmek üzere bankaya gidecekken Tamara da kendisiyle gelmek için ısrar eder. Her ne kadar karşı çıksa da ısrarlara karşı koyamayan Alex, Tamara'yı da yanında götürür. Tamara arabada beklerken Alex bankaya girer. Herşey yolunda gidiyor gibidir. Bankada bir sorun çıkmaz. Fakat park yasağı olan bir yere park edilen araba polis memuru Robert'ın (Andreas Lust) dikkatini çeker. Arabanın yanında Tamara ile konuşan polisi gören Alex panik yapar ve polise ateş eder. Arabaya binip kaçarlarken arkalarından ateş eden Robert Tamara'yı vurur. Tamara ölür. Alex, Tamara'yı araba ile birlikte ormanlık arazide terkeder. Gözyaşları içinde dedesinin yanına gider. Gözlerden ırak, kırsalda bir başına yaşayan dedesine yardım etmeye başlar. Bir süre sonra farkeder ki Tamara'yı vuran polis memuru Robert karısı Susanne (Ursula Strauss) ile birlikte dedesine çok yakın bir evde oturmaktadır. Kader intikam ateşi ile yanıp tutuşan Alex için bambaşka planlar hazırlamaktadır.


2008 En İyi Yabancı Film Oscar ödülü adaylarından biri olan Revanche, kesinlikle ilgiyi hakeden filmlerden. Başarılı senaryosu ve başroldeki dört oyuncunun tatmin edici oyunculuklarına Spielmann'ın sevdiğimiz yönetmenlerden beslenen görüntüleri eklenince ortaya tadından yenmeyen bir film çıkmış. Hemşehrisi Haneke'nin soğuk ve acımasız dilini andıran sahneler ile dolu olan Revanche, bana birçok sahnede kalbimdeki yeri ayrı olan Antonioni'yi anımsattı. En hoşuma gidenini buraya yazmasam olmaz: Filmin başında dedesini motoru ile ziyarete giden Alex, Viyana'ya dönüş yolunda kıvrılan yolda uzaklaşırken kamera Alex'i takip etmeyi bırakır, uzun süre asfalt yolun kenarından ormana doğru inen patikayı izleriz. Anlamsız gibi görünen bu sahne çok daha sonra anlam kazanır. Soygun sonrası arabayla kasabadan uzaklaşan Alex yanında oturan Tamara'nın öldüğünü anlamış, gözyaşları içinde arabayı kullanmaktadır. Bu sırada aynı patikayı gösteren sahne gene karşımıza çıkar. Bir süre sonra Alex arabası ile kadraja girer ve o artık çok iyi bildiğimiz patikadan içeri girer. Nedendir bilmem Revanche filminden asla unutmayacağım sahne o patika sahnesi olacak gibi geliyor bana.


Revanche, hakkında uzun uzun konuşulacak filmlerden biri. Filmin dönüm noktası diyebileceğim soygun sahnesinden öncesi ve sonrası iki ayrı parça gibi duruyor. Film sanki bambaşka bir boyuta atlıyor. Gerçeklikten masala geçiş gibi. Ama bütün filme hakim olan duygu her iki bölümde de aynı: acı.


Revanche, ana akım sinemanın günümüz izleyicilerini alıştırageldiği son sürat akıp giden filmlerden çok farklı. Hatta temposu için Antonioni filmleri ile yarışabilecek kadar durağan diyebilirim. Bu noktayı özellikle belirttikten sonra bu filmi mutlaka görmelisiniz diyerek son noktayı koyuyorum. (8/10)

9 Ağustos 2010 Pazartesi

La doppia ora (2009)

La doppia ora 2009 yılı mahsulü Giuseppe Capotondi tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. The Double Hour ismiyle de bilinir. Yönetmen Capotondi'nin ilk (ve an itibariyle tek) filmi. Umarım son olmaz.


Sonia (Kseniya Rappoport) Torino'daki bir otelde oda hizmetçisi olarak çalışmaktadır. Şehre yeni gelmiştir ve erkek arkadaşı yoktur. Bu yüzden speed-dating denen enterasan bir uygulamanın vuku bulduğu çöpçatan bara gider. Burada Guido (Filippo Timi) ile tanışır. Eski polis olan Guido artık büyük bir villanın güvenliğinden sorumludur. Utangaç Sonia ve ketum ama fena romantik Guido kısa sürede kaynaşır. Beraber çıktıkları bir gün Guido, Sonia'yı çalıştığı yere götürür. Tam bu sırada villaya soyguncular gelir ve silahlı çatışma çıkar. Çatışmada Guido ölür. Sonia erken kaybettiği sevgilisinin hayaletini her yerde görmektedir. Olaylar fena halde gelişir.


Yönetmen Capotondi elindeki senaryonun taş gibi olduğunun farkında. Bu farkındalığın yarattığı rahatlık ile film boyunca türden türe atlayarak gerilimi dozaj dozaj artırıyor. Son çeyreğe girerken patlattığı sürpriz (twist) ile "hass..tir" nidaları eşliğinde benim pek sevemediğim finaline dalıyor. (Bakmayın finali sevmediğime falan, yalan, film boyunca o kadar çok sürprizle karşılaşıyorsunuz ki, belki de film boyunca beklenen tek şeyin olduğu kısım final olduğu için bu b.k atmam, yoksa başka bir şey değil.)


The Double Hour, romantik bir filmmiş gibi başlıyor. Bu şekilde giderken filmin dönüm noktası olan soygun sahnesinden sonra birden gerilim (hatta yer yer korku) sularına dalmaya karar veriyor. Filmde genel bir film-noir havasından bahsetmek mümkün. Bunun en önemli sebebi ise başroldeki Guido karakteri. Le samouraï'dan (1967) fırlamış Costello'yu (Alain Delon) anımsattı bana. Bu noktada filmin başrol oyuncuları Kseniya Rappoport ve Filippo Timi'nin isimlerini tekrar anmakta fayda var. Her ikisi de film boyunca aksamıyorlar.


La doppia ora, diken üstünde, meraktan çatlar bir halde film izlemenin ne olduğunu unutanlara hatırlatma amacıyla çekilmiş gibi. Kendinizi böylesi zeka dolu bir gerilimden mahrum bırakmayın. Haa bir de, filmi izlerken nefes almayı unutmayın. (8/10)

28 Temmuz 2010 Çarşamba

L'amico di famiglia (2006)

L'amico di famiglia 2006 yılı mahsulü Paolo Sorrentino tarafından yazılıp yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. Friend of the Family adıyla da bilinir.


Taze keşfimiz Sorrentino filmlerine 2006 tarihli L'amico di famiglia ile devam edelim. Açıkcası bir önceki yazıda bahsettiğim Le conseguenze dell'amore (2004) isimli filmden çok daha garip bir film var karşımızda. Fayda etmeyeceğini bilsem bile konusundan bir nebze bahsedeyim.

Geremia (Giacomo Rizzo) fiziksel anlamda çirkin kelimesinin kifayetsiz kaldığı bir terzidir. Dış görüntüsünün çirkinliği içine de akmış, para ile kurduğu hastalıklı ilişki sonucu cimrilikte sınır tanımayan, berbat bir adam olup çıkmıştır. Fiziksel ve ruhsal eksiklikleri nedeniyle geçkin yaşına rağmen karşı cinsle ilişkide sıkıntılar yaşamaktadır. Geremia, terziliğin yanısıra ufak miktarlarla etrafa borç vererek kendi çapında tefecilik de yapmaktadır. Bir gün bir adam kızı Rosalba'nın (Laura Chiatti) evlilik masrafları için Geremia'dan borç alır. Bu borç sonrası Geremia ailenin içine uzun bir süreliğine çıkmamacasına girecektir.


Film, Beauty and the Beast (Güzel ve Çirkin) hikayesinin üzerine kuruluymuş gibi dursa bile bundan çok daha fazlasını sunduğu ortada. Görsel açıdan Fellini filmleri kadar görkemli sahneler barındırırken, ara ara (moda olduğu üzere) Lynch filmleri tadında gizemli sahnelere yer vermekten imtina etmiyor.


İnsana dair en temel duyguların altında toplandığı karşıt kamplar; iyilik ve kötülük. Sinemanın varolduğu ilk günden bu yana işlemekten hiç bıkmadığı (ve sanırım hiç bıkmayacağı), en sevdiği konuların başında geliyor. Sorrentino, bu karşıt kampları günlük hayatta karşılaştıklarımızdan çok farklı bir insan üzerinde toplayarak insanların sadece siyah ve beyaz değil, (kulağa her ne kadar klişe gelse bile) aksine gri olduğunu takdir edilesi bir sinema diliyle sıkmadan anlatmayı beceriyor.

En az bir önce yazdığım Sorrentino filmi kadar tadına bakılası, sevilesi, herkese tavsiye edilesi bir film L'amico di famiglia. Kaçırmayın. (7/10)

12 Haziran 2010 Cumartesi

Le conseguenze dell'amore (2004)

Le conseguenze dell'amore 2004 yılı mahsulü Paolo Sorrentino tarafından yazılıp yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. The Consequences of Love olarak da bilinir.


Geçenlerde yabancı bir kaynaktan 1970 doğumlu İtalyan yönetmen hakkında olumlu eleştiriler okumuş, filmlerini merak etmiştim. İlk olarak yönetmenin 2004 yılı filmine ulaştım. İyi ki de ulaşmışım.

Titta di Girolamo (Toni Servillo) İsviçre'de bir otelde yaklaşık on yıldır ikamet eden sinir bozacak derecede sessiz, hiçkimseyle yakınlaşmamaya özen gösteren, ne iş yaptığı belli olmayan, kısaca nev-i şahsına münhasır sıfatını dibine kadar hakeden enterasan biridir. Hayatını sabit bir rutine bindirmiş olan di Girolamo'nun alışkanlıkları da ilginçtir: Örneğin her çarşamba sabahı saat 10.00'da eroin kullanmak gibi. di Girolamo dışarıdan bakıldığında bütün benliği ile Godot'yu bekliyor gibidir. Ama ne kadar zorlarsanız zorlayın bir ipucu almak mümkün değildir. Otel çalışanları için de gizemini koruyan di Girolamo ile otelin barında çalışan güzeller güzeli Sofia (Olivia Magnani) arasında bakışlardan müteşekkil bir ilişki vardır ama di Girolamo aradaki mesafeyi diyaloga girmeden korumaya özen gösterir. Bir gün di Girolamo bütün standartlarını altüst edercesine Sofia ile konuşmaya başlar. Bu birçok sıradışı olayı ateşleyecek olan ilk kıvılcımdır.


Yönetmen Sorrentino, Toni Servillo'nun da katkısıyla olağanüstü bir karakter yaratmayı başarmış. Filmin dili, görüntüleri, hikayesi sorunsuz bir şekilde o kadar güzel bir kimya ile birleşmiş ki seyrederken zevkten dört köşe olmamak mümkün değil. Filmin hikayesi çok güçlü, merak duygusu başarıyla her daim ayakta. Hatta di Girolamo bütün sırlarını bir bir ortaya döktüğünde bile filme olan ilgide en ufak bir azalma olmuyor. Kısacası dört dörtlük bir film diyebilirim Le conseguenze dell'amore için.


Filmin oyuncularından 1975 doğumlu Olivia Magnani İtalyan Sinemasının unutulmaz aktrislerinden Anna Magnani'nın (1908-1973) torunu imiş. Bir başka oyuncu, 1971 doğumlu Adriano Giannini ise ünü İtalya sınırlarını çoktan aşmış ünlü aktör Giancarlo Giannini'nin oğlu imiş.

Bu film yönetmen Paolo Sorrentino ile ilk buluşmam idi, ama bu son olmayacak besbelli. Bu filmi mutlaka izlemelisiniz. Böylesi kolay kolay bulunmuyor. (8/10)