6 Aralık 2009 Pazar

The Children (2008)

The Children 2008 yılı mahsulü Tom Shankland tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film.


Noel tatili için iki aile (korku filmlerinin vazgeçilmez mekanı) kırsal alanda konuşlanmış, gözlerden ırak bir evde buluşurlar. Elaine, Jonah ve 3 çocukları Casey, Miranda ve Paulie'den oluşan ilk ailemiz Elaine'ın kızkardeşinin evine gelir. Kızkardeş Chloe'nin ailesi ise kocası Robbie ile 2 çocukları Leah ve Nicky'den oluşmaktadır. Paulie daha ilk günden kaynağı belirsiz bir hastalık sebebiyle aksırıp tıksırmaya, ara ara kusmaya başlar. Ebeveynler Paulie'nin bu durumunu farketmezler ya da önemsemezler. Hastalığın diğer çocuklara bulaşması uzun sürmez. İki aile için Noel tatili kanlı geçecek gibi durmaktadır.


Filmin daha önce benzerlerini defalarca izlediğimiz bir konusu var. Çocuk kaynaklı şiddetin konu edildiği filmler dendiğinde ilk aklıma gelenler Village of the Damned (1960, y.Wolf Rilla), Who Can Kill a Child? (1976, y.Narciso Ibáñez Serrador) ve Children of the Corn (1984, y.Fritz Kiersch). Belki ismini zikrettiğimiz filmler kadar öne çıkan bir iş değil ama görsel açıdan sorunsuz olan The Children kendini izlettirmede bir sıkıntı yaşamıyor.


Vahşet (gore) sahnelerinde günümüz imkanlarından sonuna kadar faydalanmaktan imtina etmeyen The Children, seyirlik bir film olmaktan öteye gidemiyor. Amma velakin son yıllarda çekilen korku filmlerine baktığımda, birçoğunu izlemenin bile başlı başına sıkıntı yarattığını görüyorum. Bu açıdan bakarsak The Children daha tercih edilebilir bir seçenek gibi duruyor.


Son zamanlarda şiddetin kaynağının çocuklar olduğu filmlerdeki sayıca artış dikkatimi çekiyor. Nedir bunun sebebi bilmiyorum. Ama artık bu durumun şaşırtıcı bir unsur olmaktan uzaklaşıp sıradanlaşmaya başladığını düşünüyorum.


Son söz; The Children "haftasonu bir korku filmi patlatayım, başyapıt olmasa da olur ama salak saçma bir film olmasın"ın karşılığı gibi. Ben izlediğime pişman değilim. Sanki. (4/10)

My Sister's Keeper (2009)

My Sister's Keeper 2009 yılı mahsulü Nick Cassavetes tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.


İki çocukları Jesse (Evan Ellingson) ve Kate (Sofia Vassilieva) ile gayet mutlu bir hayat süren Fitzgerald ailesinin hayatı kızları Kate'in lösemi olduğunu öğrenmeleri ile altüst olur. Hastalığı hızla kötüye giden Kate'in nakil yapılması için uygun organlara zamanında ulaşamaması Kate'in doktorunun aileye kayıtdışı bir teklif yapmasına vesile olur. Doktor laboratuar ortamında ihtiyaç duydukları özelliklere sahip olan bir tüp bebek yapmalarını önerir. Baba Brian (Jason Patric) olaya soğuk baksa da anne Sara'nın (Cameron Diaz) baskısına karşı koyamaz ve teklifi kabul ederler ve Anna Fitzgerald dünyaya gelir. Anna (Abigail Breslin) 5 yaşından itibaren ablası Kate için kaba bir tabirle yedek parça deposu işlevi görmeye başlar. Anna 11 yaşına geldiğinde böbreklerinden birisini Kate'e vermek durumundadır. Kate'in iki böbreği birden iflas etmiştir. Bu bitmek bilmeyen tıbbi nakillere karşı daha fazla dayanamayan Anna ailesini dava etmeye karar verir. Vücudunu kullanma hakkının ailesinden alınıp kendisine verilmesini talep etmektedir. Oldukça popüler bir figür olan avukat Campbell Alexander (Alec Baldwin) ile anlaşan Anna, o güne kadar olayın ciddiyetinin farkında olmayan ailesinin herşeyi yeniden düşünmesini sağlayacaktır.


Yönetmen Nick Cassavetes genelde seyretmekten pek haz almadığım türde filmleri bana izlettirmeye devam ediyor. Bilenler bilir, romantik filmlerden uzak dururum oldum bittim. Ama Cassavetes'in yönettiği The Notebook (2004) isimli film bu zinciri kırmayı başarabilmiş nadir filmlerden biridir. E, ne de olsa babasının oğlu. Nick Cassavetes'i sinemaya bakış açımı etkileyen en önemli yönetmenlerden biri olan John Cassavetes'in oğlu olması sebebiyle takip etmeye başladım. (Bir ara John Cassavetes ile ilgili bir iki kelam etmeliyim sanki.) İzlediğim her filminden öyle ya da böyle (babasının filmlerinden olduğu kadar olmasa da) birşeyler aldığımı itiraf etmeliyim. Bu film de onlardan biri.


Zaten filmin okur okumaz insanı etkileyen bir konusu var. Ama film tamamen bu konu üzerine yoğunlaşmıyor. Hemen başında bu dava etme mevzusuna bir dokunduktan sonra Fitzgerald ailesinin hastalık sonrası dönüşen hayatına odaklanıyor. Her karaktere eşit oranda zaman ayırarak hepsiyle içli dışlı olmamızı sağlıyor. Bu sayede bütün karakterler iki boyutlu olmaktan kurtulup canlı kanlı yaşayan bireylere dönüşüyor. (Bu noktada avukat Alexander'ın en şanssız karakter olduğunu düşünmekteyim, biraz da senaryonun gidişinden dolayı kendisi bir parça ikinci plana atılmış gibi duruyor.)


Bunun dışında her anlamda başarılı bir film My Sister's Keeper. Benim gibi türe uzak birini bile ekran karşısına çiviledi. Kaçırmayın derim. (7/10)