28 Kasım 2009 Cumartesi

Polytechnique (2009)

Polytechnique 2009 yılı mahsulü Denis Villeneuve tarafından yönetilmiş olan Kanada yapımı bir film.


Film, 6 Aralık 1989'da Kanada'da vuku bulan, École Polytechnique Katliamı (ya da Montreal Katliamı) olarak bilinen, 25 yaşındaki Marc Lépine'in Montreal Üniversitesi'ne bağlı bir mühendislik fakültesi olan École Polytechnique'i yarı otomatik silahı ile basıp 14 kadını öldürmesini anlatıyor. Lépine, feminizm ile savaştığını söyleyerek kadınları hedef alan baskınında 14 kadını öldürmüş, on kadın ve dört erkeği yaralamış, sonrasında ise intihar etmiştir.


Polytechnique, kurmaca bir filmden ziyade belgesele daha yakın duruyor. Ama tam manasıyla belgesel de diyemeyiz. Senaryo oluşturulurken olayı yaşayan ve olaydan sağ kurtulanların tanıklıklarından faydalanılmış. Bir de olay sonrası ele geçirilen katilin yazmış olduğu mektup ve notlardan. Okulun basılması, öncesi ve sonrası üç farklı kişinin gözünden anlatılıyor. Birebir kurşunlara hedef olan ama kurtulan Valérie, elinden geldiğince kızlara yardım etmeye çalışan Jean-François ve katilin ta kendisi.


Film sinemasal anlamda çok farklı bir söylemle ortaya çıkmıyor. Olayı farklı birinci şahıslardan anlattığında Rashômon (1950, y. Akira Kurosawa) filminde olduğu gibi birbirinden tamamen farklı bakış açılarından olayı yorumlamıyor. Aksine bir yap-bozun eksik parçalarını biraraya getirerek olayın tamamını objektif bir şekilde anlatma gayretinde.


Film siyah beyaz olarak çekilmiş. Gerçek bir olayı anlattığı için renkli çekilirse cinayet sahnelerindeki kanın izleyenleri rahatsız edebileceği düşünülerek bu yola başvurulmuş.

Geçtiğimiz Ekim ayında Filmekimi programında da yer alan bu filme göz atmakta fayda var gibi. (6/10)

18 Kasım 2009 Çarşamba

The Thaw (2009)

The Thaw 2009 yılı mahsulü Mark A. Lewis tarafından yönetilmiş olan ABD / Kanada ortak yapımı bir film. Frozen olarak da bilinir.


Dr. David Kruipen (Val Kilmer) ve ekibi kuzey kutbuna yakın bir bölgede araştırma yaparken dev bir mamut fosiline rastlarlar. Mamutun içinde hala hayatını sürdürmekte olan ilk çağlara ait bir parazit vardır. Parazit ilk olarak leşi ufak ufak kemirmekte olan bir kutup ayısının vücuduna yerleşir. Akabinde ise Dr. Kruipen ve ekibindekilerin vücutlarına. Hızla büyüyüp çoğalan parazitler insanlık için büyük bir tehlike arz etmektedir.



Bütün bunlar olurken dört öğrenci küresel ısınma konulu bir araştırma için Dr. Kruipen'in ekibine katılmak üzere yola çıkar. Araştırma merkezine vardıklarında karşılaştıkları durum hiç de hayallerindeki gibi değildir. Sağ kalanlar parazitin bütün dünyaya yayılmasını engellemek için canlarını dişlerine takarlar.



Konusundan da anlaşılacağı üzere elimizde en sevdiğim filmlerden biri olan The Thing (1982, y. John Carpenter) filmine aşırı derecede öykünen bir film var. Film zaten ismi ile bile bu öykünmenin varlığını reddedemez durumda. Ama işte sadece öykünmek yetmiyor.


Sürprizsiz, yavan bir film The Thaw. Sırtını daha önce iş yapmış ve çok beğenilmiş bir filmin konusuna dayamış, gerisini boşvermiş. İnanılmaz senaryo gedikleri, insanın sinirlerini bozacak cinsten gerçeklikten uzak karakterler, mantık hataları ve etkileyici olmaktan çok komik diyebileceğim bir yaratık (her ne kadar parazit de olsa, insanlığın varlığını tehdit eden bir yaratık sonuçta) tasarımı filmi iyice çekilmez hale getiriyor. Ben ettim, siz etmeyin. (1/10)

17 Kasım 2009 Salı

Dying Breed (2008)

Dying Breed 2008 yılı mahsulü Jody Dwyer tarafından yönetilmiş olan Avustralya yapımı bir film. Yönetmenin ilk uzun metraj filmi.


Filmin konusuna göz attığımızda sanki film dolu dolu birşeylerden bahsediyormuş havası yaratmak adına Avustralya tarihinden ikonlaşmış iki figüre gönderme yapıyor. Biri nesli tükenmiş olan Tazmanya Kaplanı, diğeri ise Batı Tazmanya olarak bilinen aynı bölgede 1824 yılında cinayet ve yamyamlık suçlarından asılmış olan "The Pieman" lakaplı Alexander Pearce. Ama bu iki figür filmde kelebek misali lezzetsiz birer sos olmaktan öteye gidemiyor.


Pearce'ın gerçek hikayesine baktığımızda 1822 yılında çeşitli suçlardan girdiği Sarah Adası Hapishanesinden yedi mahkum arkadaşıyla kaçtığını görüyoruz. Bu sekiz kişiden ikisi daha sonra kendileri teslim olmuşlar. Kalan altısı ise izini kaybettirmiş. Pearce daha sonra Hobart yakınlarında yakalanmış. Pearce sorgusunda kaçış esnasında aç kaldığı için diğer mahkum arkadaşlarını yediğinden bahsetmiş. Yetkililer Pearce'ın yalan söylediğini kanaat getirerek diğer beş mahkumun gözden ırak bir yerlerde firarda olduğu sonucuna varmışlar. Tekrar aynı hapishaneye gönderilen Pearce bir sene içinde bu sefer başka bir mahkum arkadaşı ile beraber tekrar kaçmış. Bu sefer on gün gibi bir sürede yakalanan Pearce'ın ceplerinden diğer mahkuma ait kalıntılar(!) bulununca Pearce'ın yamyamlığı tescillenmiş. Pearce 1824 yılında asılmış.


Dying Breed'e gelirsek, film Pearce'ın 1822 yılında hapishaneden kaçtığı sahne ile başlar. Film, gerçek hikayeyi bozarak Pearce'ın o günden beri yakalanamadığından ve o çevrede bugüne kadar yüzlerce kayıp olduğundan dem vurur, izleyicinin kaybolanların Pearce ve/veya sülalesi tarafından yendiğine inanması yönünde yönlendirmek adına.


Hayvanbilimci Nina ve sevgilisi Matt neslinin tükendiğine inanılan Tazmanya Kaplanı'nın peşine Batı Tazmanya bölgesine gelirler. Nina sekiz sene önce aynı bölgede araştırma yaparken ölen ablasının başladığı işi bitirmeyi istemektedir. Burada araştırma gezisini finanse eden Matt'in arkadaşı fırlama Jack ve onun sevgilisi Rebecca ile buluşurlar. Klişe dörtlümüzü ıssız ormanlık bölgede sıfatlarına layık klişe bir macera beklemektedir.


Elinde sağlam bir malzeme olmasına rağmen bunu değerlendiremeyen bir film Dying Breed. Bozarak kullansa bile tarihten aldığı ilgi çekici bir hikaye, harika mekanlar gibi artıları elinin tersiyle bir kenara iterek daha önce defalarca izlediğimiz klişelere dört kolla sarılıyor. Yönetmen konuya girmekte de bir hayli sıkıntı yaşıyor. Uzun ve sıkıcı bir başlangıcı var. Filmin bir korku filmi hüviyetine bürünmesi çok zaman alıyor. Velhasıl uzak durmakta fayda var. (1/10)