30 Eylül 2009 Çarşamba

Automaton Transfusion (2006)

Automaton Transfusion 2006 yılı mahsulü Steven C. Miller tarafından yazılıp yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Film sadece 9 (evet, dokuz!!!) günde, 30.000 dolara çekilmiş. 1981 doğumlu yönetmenin ilk filmi.


Kendi halinde bir Amerikan kasabası olan Grover City nerden geldiği, neden geldiği belli olmayan ani bir zombi saldırısına maruz kalır. Aynı kasabanın lisesindeki gençler ise durumlarının elverdiğince eğlenme derdindedir. Saldırı başladığında popüler öğrenciler arasında kabul görmeyen üç genç bu zombi saldırısına karşı en fazla direnecek olanlar gibi gözükmektedir.

Aslında konu bu kadar basit. Lafı fazla dolandırmaya gerek yok. Zombiler saldırır, genç arkadaşlar kurtulmaya çalışır. Film belli bir noktadan sonra zombi saldırısının sebebi üzerine bir şeyler anlatmaya çabalıyor ama sebep daha önceki zombi filmlerindeki sebeplerden çok uzağa düşmediği için yeterince ilgi çekmiyor.


Filmde bütçe kaynaklı bir sorun olarak göze çarpan ilk aksama saldıran ve saldırılanların neredeyse tamamının genç nüfusdan oluşması. Ortada sanki "hadi arkadaşlar gelin, bir zombi filmi çekelim!" havası var gibi. En nihayetinde elimizde aşırı düşük bütçeli bir zombi filmi var. Bu tip ayrıntıları fazla kafaya takmadan izlendiğinde film yer yer eğlenceli olabiliyor. Ama gene de benzer tarzdaki filmleri düşündüğümde bu filmin sınıfta kaldığını söyleyebilirim.


Tamam, büyük usta Lucio Fulci'ye selam çaktığı göz çıkarma sahnesi hoştu, güzeldi. Birkaç güzel zombi saldırı sahnesi de var. Ama hepsi o kadar. Geriye pek bir şey kalmıyor. Bir de artık bu düşük bütçeli filmlerde (ve/veya gişe filmlerinde) savunma silahı olarak elektrikli testere kullanmaktan vazgeçsinler yahu. Tobe Hooper ve Sam Raimi zamanında elektrikli testerenin etinden, sütünden dibine kadar faydalanmışlar. Gönül artık daha yaratıcı yeni silahlar görmek ister.

Automaton Transfusion zombileri, 28 Days Later... (2002) zombileri gibi ölümüne koşan cinsten. Zaten bir koşmaya başladılar mı, tutabilene aşkolsun.


Zombi filmlerine düşkün bünyeler için yokluk zamanlarında bir parça bal niyetine izlenebilir, zombi filmlerine mesafeli yaklaşanlar için ise "30.000 dolara dokuz günde çekilen film nasıl olur?" sorunsalına cevap niteliğinde olabilir. (4/10)

29 Eylül 2009 Salı

Mùi Du Du Xanh (1993)

Mùi Du Du Xanh (The Scent of Green Papaya) 1993 yılı mahsulü Anh Hung Tran tarafından yazılıp yönetilmiş olan Fransa yapımı bir film.


Fransa'da yaşayan 1962 doğumlu Vietnamlı yönetmenin Xich Lo (Cyclo, 1995) isimli filmi beni en çok etkileyen filmlerden biridir. Nedendir bilmem yazıya konu olan filmi bugüne kadar izleme fırsatım olmamıştı. Kısmet bugüneymiş...

Film, 1993 Cannes Film Festivalinde yönetmen Anh Hung Tran'a Award of the Youth ve Golden Camera ödüllerini kazandırdı.

Film, Mui adlı küçük kızın 1950lerde geçen yaşamının iki farklı(!) döneminden kesitler sunuyor. Mui henüz 10 yaşında iken köyünden ayrılıp Saigon'da ikamet eden tüccar bir ailenin yanına hizmetçi olarak verilir. Aile büyükanne, anne, baba, üç erkek çocuk ve yaşlı bir hizmetçiden oluşmaktadır. Büyükanne kocasının ölümünden sonra evin üst katında inzivaya çekilmiş, günlerini ibadet ile geçirmektedir. Baba ev işleri ile çok ilgilenmez, çalışmaz, müzik ve alkol ile vaktini geçirir. Evin bütün finansal yükü annenin omuzlarındadır. Kumaş ticareti yaptığı dükkanı idare eder. Evin ekmeğini (pardon pirincini) kazanır. Erkek çocuklardan birisi Mui'den küçük, diğeri Mui'den biraz daha büyüktür. Üçüncü çocuk yirmili yaşlarındadır. O da babası gibi müzik ve alkole eğilim gösterir. Cefakar yaşlı hizmetçi Mui'ye hizmetçilik işinin gereklerini öğretir. Çok çalışkan olan Mui itiraz etmeden işini layıkıyla yapar. Mui çok konuşmaz, devamlı etrafını gözler, öğrenir, ama etrafında olan bitene müdahale etmez. Anne Mui'ye karşı ekstra bir sevgi beslemektedir. Bunun sebebi Mui'yi seneler önce ölen küçük kızının yerine koymasıdır. Küçük kız eğer yaşasa, Mui yaşlarında olacaktır. Baba'nın kötü huylarından bir başkası da dönem dönem evin bütün kazancını alarak günlerce ortadan kaybolmasıdır. Bu kaybolmalarından bir tanesinde küçük kız hastalanmış, parasızlıktan tedavi göremeyerek babanın eve geri dönmesinden bir gün önce ölmüştür.


Filmin ikinci bölümünde zaman 10 sene sonraya alınır. Mui 20 yaşındadır. Yanında kaldığı ailenin şekli değişmiştir. Yaşlı hizmetçi, büyükanne ve baba ortada yoktur. Anne, büyükannenin yerini almış gibidir. Evin büyük oğlu evlenmiştir. Mui'yi evin büyük oğlunun müzisyen olan arkadaşı Khuyen'e verirler. Mui 10 sene öncesinde görmeye başladığı Khuyen'e daha o yaşlarda aşık olmuştur. Nişanlı olan Khuyen de aslında Mui'ye karşı boş değildir. (Hep bu cümleyi kurmak istemişimdir...)


Yönetmen Anh Hung Tran aslında konuyu çok fazla dallandırıp budaklandırmadan sadece iki farklı evin içinde olup bitenleri iki farklı yaşdaki Mui'nin gözünden anlatıyor. Seyirciye sadece Mui'nin gördüğü, duyduğu ve/veya anlayabildiği kadarı aktarılıyor. Bu sayede yönetmen yapmayı en çok sevdiği şey -anlatmak istediklerini sembollerle anlatmak- için kendine geniş alanlar açıyor. Bunun da üstesinden fazlasıyla geldiğini söyleyebilirim.

Mùi Du Du Xanh, sessiz, sakin, dingin bir film. İzleyeni yormayan cinsten. Filmin huşu içindeki akışına kapılmamak mümkün değil gibi.

Film içinde oldukça sık tekrarlanan (benim de izlemekten keyif aldığım) harika planlar mevcut. Özellikle sahnenin görünen ön kısmında birtakım olaylar olup biterken, sahnenin daha az görünen -fon diyebileceğimiz- kısmında da hareket olan sahneleri çok sevdim. Renk ve etkileyici kareler açısından da zengin bir film Mùi Du Du Xanh.

Her ne kadar beni Xich Lo kadar etkilemese de, her eve lazım diyebileceğim filmlerden biri. (7/10)

22 Eylül 2009 Salı

The Tattooist (2007)

The Tattooist 2007 yılı mahsulü Peter Burger tarafından yönetilmiş olan Yeni Zelanda / Singapur ortak yapımı bir film. Filmografisinden anlaşıldığı üzere kendini dizi film yönetmeye vermiş bir arkadaş Burger. Keşke hep öyle kalsaymış, uzun metraja bulaşmasaymış. (Yersiz temenni!)


Bu bayramda izlediğim filmlerin hepsi düdük çıkıyor yahu. Bu filme sarılma nedenim ise bir öncekinden daha da garip. Yeni Zelanda yapımı bir film ve yönetmenin ismi Peter. Kendi kendime "bu bir işaret olmalı!" dedim. (Demez olaydım.) Peter Jackson, sensin bunlara sebep...

Amerikalı dövme sanatçısı (dövmeci desek olmuyor mu?) Jake Sawyer (Jason Behr), dünyanın farklı köşelerindeki dövme fuarlarına katılarak her ülkenin kendine ait lezzetlerinden bal almaya düşkün bir kardeşimizdir. Singapur'daki bir fuar esnasında Yeni Zelanda'dan fuara katılan bir grup Samoalı dövmeci ile karşılaşır. Geleneksel tekniklerine olan hayranlığını dövme yapmak için kullandıkları enterasan aleti çalarak gösterir. (Sırt kaşımak için kulandığımız garip bir tahta nesne vardı bir zamanlar, ona çok benziyor yahu.) Aletin keskin ucu Jake'in elini keser. O günden sonra Jake'in dövme yaptığı kişiler birer birer ölmeye başlar. Cin gibi olan Jake bu olayın sebebini şıp diye anlar: çaldığı aletin içine hapsolmuş bir ruh tarafından lanetlenmiştir. Olayı çözmek için Yeni Zelanda'ya gelir. Olaylar gelişir.


Yer yer uzakdoğu hayalet filmlerini andıran The Tattooist, inatla bir yüzünü batıya çevirmeye çalıştığı için ortaya ne tarafa döneceğini şaşırmış bir film çıkmış. Halbuki uzakdoğu filmlerine yakın durmaya karar vermiş olsa, Japon olsun, Tayland olsun, Güney Kore olsun, uzakdoğu filmlerinden aşina olduğumuz ota b.ka giren ruhların bizi korkutmaya çalışması zincirine yepyeni bir halka eklemiş olacaktı. Bu şansı kaçırdığı için eminim ki bütün film ekibi başlarını dağlara taşlara...


Neyse, senaryo gedikleri, yavaş temposu, yaratıcılıktan uzak çekimleri ile The Tattooist her manada sıkıcı bir film. Uzak durmakta fayda var gibi. (1/10)

21 Eylül 2009 Pazartesi

Putevoy Obkhodchik (2007)

Putevoy Obkhodchik (Trackman) 2007 yılı mahsulü Igor Shavlak tarafından yönetilmiş olan Rusya yapımı bir film.


Rus yapımı bir kesmece (slasher) filminin varlığından haberdar olunca açıkcası heyecanlanmıştım. (Niyeyse artık?) Bu heyecan haliyle anlamsız bir beklenti yarattı bende. Ekran başına oturduğumda nerdeyse harika bir film izleyeceğimden emin gibiydim.

Tabii ki girişten anlaşıldığı üzere bu deneyim tam bir hayalkırıklığı ile sonuçlandı. Vasat bile olamayan bir korku filmi Trackman.


Dört arkadaş detaylı bir plan yaparak bir banka soymaya karar verirler. Soygun plana uygun bir şekilde devam eder iken etrafta devriye atmakta olan üç polis içeri girer. Kısa süren bir çatışma sonucu polislerden ikisi ölür. Dört kafadar bankadaki parayı toparlayıp yanlarına üç rehine alarak bankadan tüyerler. (Rehinelerden ikisi banka çalışanı taş hatunlardan seçilirken, son rehine sağ kalan polis olur.) Bankanın arka tarafındaki bir girişten yıllardır kullanılmayan bir tünele girerler. İçlerinden biri dışarıda kalarak girişin üzerini kapatır. Daha sonra motorsikletine atlayarak tünelin çıkışına doğru intikal eder. Hiçbir engele takılmadan çıkış noktasına gelen 4. soyguncu, arkadaşlarını beklerken kim olduğunu anlayamadığı biri tarafından öldürülerek gözleri oyulur. İçeride kalanlar çıkış yolunu bulmak konusunda pasif davrandıklarından av peşinde koşan kimliği belirsiz katil için ideal birer kurban adayı konumuna geçerler.

Konusundan anlaşıldığı üzere yeraltındaki tünelde geçen film, klostrofobik kapalı bir mekanda, manyak bir katilin farklı kesimlerden, şans eseri biraraya gelmiş bir avuç insanın peşine düşmesinden ibaret. Böyle bir filmde doğal olarak en çok önem verilmesi gereken nokta cinayetlerin yaratıcılığı olmalı. Gel gör ki cinayet sahnelerinin tamamı hayal kırıklığı. Hatta filmdeki ilk cinayet sahnesi 45. dakikada!!! Yönetmen bize 45 dakika içerdekilerin tünelin içinde salak salak kavgalar edip yürümelerini seyrettiriyor. Buna rağmen karakterlerinin hiçbirini iki boyutlu olmaktan kurtaramıyor. Yazmak istediğim bir iki şey daha var ama inanın gereksiz yere alan kaplayacak, yazmayacağım sanki...


Son söz: Neresinden tutsam elimde kalan bir film Trackman. (0/10)

9 Eylül 2009 Çarşamba

Madman (1982)

Madman 1982 yılı mahsulü Joe Giannone tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Yönetmenin filmografisinde başka film görünmüyor.


Film "It all started during a campfire at North Sea Cottages, a special retreat for gifted children..." (Herşey yetenekli çocuklar için North Sea Evlerinde düzenlenmiş olan kamp ateşi sırasında başladı...) gibisinden abuk bir cümle ile başlar.


Kamp ateşi etrafında toplanan çocuklar ve kamp görevlileri alışılageldiği üzere birbirlerine korku hikayeleri anlatmaya başlar. Kamp müdürü olduğunu tahmin ettiğim Max, bulundukları ormanda geçen Mad Marz'ın hikayesini anlatır. Marz bir gece aniden dellenerek karısını ve iki çocuğunu öldürmüştür. Sonrasında olay yerine gelen polis ne cesetleri ne de Marz'ı bulabilmiştir. (Eğer ortada ceset yoksa polis neden ormanın derinliklerindeki bir eve geliyor ve kim, nerden biliyor Marz'ın delirip ailesini katlettiğini, neyse devam edelim..) Güya Mad Marz'ın ismini çığırırsan, Mad Marz efendi davete icabet edip kendisini çağıranları kesip biçermiş. Tabii ki çocuklardan biri eğlencesine Mad Marz'ın ismini defalarca tekrarlar. İsmini duyan Marz efendi harekete geçer ve tuttuğunu öldürmeye başlar.



Filmin ilgi çekici tek yönü (onun da ne kadar ilgi çekici olduğu tartışılır), slasher türüne ait klişelerden biri olan "sevişen önce ölür!" klişesini hafiften titretmesi. Filmdeki üç ablamızdan hiç sevişmeyeni ilk olarak ölürken, çekinerek sevişen ablamız ikinci sırayı alır. İnanmayacaksınız ama sevişgen abla sona kalır ve final kızı olmaya hak kazanır.


Seksenlerin slasher filmlerini ayrı bir gözle izlerim ama Madman hiçbir övgüyü haketmiyor. Hiçbir yenilik içermeyen senaryosu bile sorunlu. Hele finali yok mu, beni benden aldı(!).


Filme ismini veren çılgın abinin makyajı ise evlere şenlik. Hele ellerine ve ayaklarına geçirdiği oyuncak dükkanından fırlamış plastik el ve ayaklar akıllara zarar.



Sonsöz olarak zaten ulaşması zor olan bu filme şans eseri denk gelirseniz düşünmeden es geçin derim. (1/10)