11 Ağustos 2009 Salı

Duplicity (2009)

Duplicity 2009 yılı mahsulü Tony Gilroy tarafından yazılıp yönetilmiş olan ABD / Almanya ortak yapımı bir film.


Gilroy gayet enterasan bir adam. Yönetmenlikten ziyade senaryo yazarlığı ile ön plana çıkan bir isim. Bugüne kadar senaryosuna öyle ya da böyle elini değdirdiği filmlere bir göz attığımda (ki an itibariyle 15 adet) hemen hepsinin adını orta karar bir sinema izleyicisinin bile bir şekilde duymuş olabileceğini farkettim. Bu kadar bahsettikten sonra bu filmleri sıralamak farz oldu:

* State of Play (2009, y.Kevin Macdonald)
* Duplicity (2009, y.Tony Gilroy)
* Michael Clayton (2007, y.Tony Gilroy)
* The Bourne Ultimatum (2007, y.Paul Greengrass)
* The Cutting Edge: Going for the Gold (2006, y.Sean McNamara)
* The Bourne Supremacy (2004, y.Paul Greengrass)
* The Bourne Identity (2002, y.Doug Liman)
* Proof of Life (2000, Taylor Hackford)
* Bait (2000, y.Antoine Fuqua)
* Armageddon (1998, y.Michael Bay)
* The Devil's Advocate (1997, y.Taylor Hackford)
* Extreme Measures (1996, y.Michael Apted)
* Dolores Claiborne (1995, y.Taylor Hackford)
* For Better and for Worse (1993, y.Paolo Barzman)
* The Cutting Edge (1992, y.Paul Michael Glaser)

Gilroy ilk yönetmenlik denemesini 2007 tarihli Michael Clayton isimli film ile yaptı. İlk film için "eli yüzü düzgün"den fazlasını barındıran film, 2008 Oscarlarında tam 8 dalda aday olmuş, en iyi yardımcı kadın oyuncu (Tilda Swinton) Oscarını kapmıştı. Duplicity, Gilroy'un yönettiği ikinci film. Aynı Michael Clayton isimli filminde olduğu gibi bu filmde de birbirinden ünlü oyuncular var. Clive Owen, Julia Roberts, Tom Wilkinson, Paul Giamatti ve birçoklarına birşey ifade etmese de benim gibi Danimarka Sinemasına kafayı takmışlar için varlığı bir filmin garanti belgesi niteliğinde olan Ulrich Thomsen. Gerçi saydığım (sevdiğim) isimlerden Wilkinson ve Giamatti yeterince zaman alamadıkları için bir "tadı damağımda kaldı" durumu yaşadım diyebilirim. Hele Thomsen, sadece filmin sonunda çok kısa bir süreliğine görünüyor.


Claire Stenwick (Roberts) CIA için, Ray Koval (Owen) MI6 için çalışan ajanlardır. Bir Dubai macerasında tanışan ikili fiziksel manada bir iletişim yaşarlar. Bu ilk karşılaşma sonrasındaki beş sene içerisinde gittikçe yakınlaşan ikili, hayatlarının planını gerçekleştirmek için bağlı bulundukları gizli servislerden ayrılıp iş dünyasının gizli servislerinin içine dalar. İki rakip firmanın gizli servislerine dahil olan Stenwick ve Koval, bu iki firmanın rekabetinden doğan karmaşadan maddi değeri yüksek bir kar elde etme umuduyla planlarını uygulamaya başlar. Bütün bu karmaşa içerisinde filmdeki karakterlerin hepsi devamlı şüphededir. (Tabii ki bu daimi şüphe durumuna izleyen de elinde olmadan dahil oluyor, ben oldum oradan biliyorum.) Kimin eli kimin cebindenin cevabı filmin sonunda saklı.


Duplicity, ana akım sınırları içerisinde dövüşen, karmaşık, bol sürprizli filmleri sevenler için ideal bir tercih olacaktır. Benim filmi tercih etme sebebim ise tamamen Clive Owen. Kafayı taktığım aktör ve/veya aktrislerin nedense bütün filmlerini izlemeye gayret ediyorum. Nitekim Owen ve Roberts ikilisinin daha önce karşılıklı döktürdükleri Closer (2004, y.Mike Nichols) isimli vasat üstü tecrübeden sonra bu filmi izlemem kaçınılmazdı. Her ne kadar aldığım zevk ibresi Closer filmindeki kadar üst bir seviyeye varmadıysa da hiç sıkılmadığımı itiraf etmeliyim.


Lafı gene çok uzattım. Bir önceki paragrafın başında söylediğim gibi Duplicity ana akım sınırları içerisinde kalındığı müddetçe gayet izlenesi bir film. (5/10)

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Secret Défense (1998)

Secret Défense 1998 yılı mahsulü Jacques Rivette tarafından yönetilmiş olan Fransa yapımı bir film.


Sylvie Rousseau (Sandrine Bonnaire) otuzlu yaşlarında bir bilimkadınıdır. Devlet destekli bir laboratuarda kansere çare arayan ekibin önemli bir parçasıdır. Kardeşi Paul (Grégoire Colin) beş sene önce bir tren kazasında ölen babalarının bir cinayete kurban gittiğine inanmaktadır. Cinayeti zamanında babasının sağ kolu olan Walser'in (Jerzy Radziwilowicz) işlediğine emin gibidir. Paul, Walser'i öldürmeyi kafaya koyar. İlk başta Sylvie olayı önemsemez ama daha sonra düşündükçe o da olayın girdabına kendini kaptırır. Kardeşinin başının belaya girmesini istemediği için babalarının intikamını kendi almaya karar verir. Walser'in evine gizlice girer. Walser evde yalnız değildir, yanında sekreteri Véronique de vardır. Sylvie, Walser'i öldürmek isterken yanlışlıkla kendisine müdahale etmeye çalışan Véronique'i öldürür. İşler iyice karışır. Sylvie gerçeklerin peşinde koşarken ailesi ve geçmişi ile ilgili hiç bilmediği sırları yavaş yavaş öğrenecektir.


Öncelikle filmin başrol oyuncusu Sandrine Bonnaire hakkında bir iki kelam etmek lazım. Zira kendisi filmi ilk dakikalardan itibaren aldığı gibi finale kadar soluksuz getiriyor. At yarışlarında bir tabir vardır: "Çıktığı gibi gelir." Pek yarış kaybetmeyen atlar için söylenir. Teşbihte hata olmaz, Sandrine Bonnaire çıktığı gibi geliyor. (Bu arada söylemeden edemeyeceğim kendisi bu filmde Isabelle Huppert'e ne kadar da benziyor, hem oyunculuk hem de fiziksel olarak. Tabii akla hemen Huppert ile Bonnaire'in karşılıklı döktürdüğü Claude Chabrol harikalarından La Cérémonie (1995) geliyor ister istemez.)




Filmin süresi alışılageldik sürelerden bir hayli uzun. Üç saate yaklaşan süresi Bonnaire'in oyunculuğu ile sıkıcı olmanın çok uzağında kalıyor. Ancak bence senaryo bu kadar uzun süreyi kaldıracak kadar iyi değil. Film kurgu aşamasında rahatlıkla çok daha kısa bir süreye indirebilirdi gibi geldi bana. (Hiç şüphem yok.)


Ana akım filmlere aşina bünyeler filmden uzak dursa iyi olur. Yoksa yukarıdaki övgüler doğrultusunda zaten bulması zor olan bu filmi izlemeye başladıklarında ilk bir saatini keyifle izleyeceklerine emin olduğum gibi, sonraki iki saat için küfür yiyeceğimden de eminim. Ama yok arkadaş, ben oyunculuğun ön planda olduğu filmleri seviyorum ve bir parça sarkan senaryo beni rahatsız etmez diyorsanız, sizleri Sandrine Bonnaire şova gönül rahatlığı ile davet edebilirim. (6/10)

Not: Bu filmin aynı isme sahip 2008 yılı mahsulü film ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.

4 Ağustos 2009 Salı

Franklyn (2008)

Franklyn 2008 yılı mahsulü Gerald McMorrow tarafından yazılıp yönetilmiş olan İngiltere / Fransa ortak yapımı bir film. 1970 doğumlu yönetmenin ilk filmi.


Yakın zamanda izleyip sevdiğim Powder Blue (2009) filmine çok benzeyen bir film Franklyn. Aralarındaki tek fark sinema dili olarak farklı şivelerde konuşmaları. Ama neyse ki Franklyn anlayamayacağımız kadar yerel bir şive kullanmıyor.


Türdeşlerinde olduğu gibi bu filmde de birkaç darbeli insanın birbirinden habersiz süregiden hayatlarından kesitler izliyoruz.
Günümüz, Londra.
Milo (Sam Riley) düğüne birkaç gün kala evleneceği kadın tarafından terkedilmiş olan gerçek aşkın peşinde koşmaktan yorulmuş iflah olmaz bir romantiktir. (Gerçi bu romantikliği üzerine filmde gereğinden fazla vurgu yapıldığından yer yer can sıkabiliyor.) Milo çocukluk aşkı Sally ile yaşamış(!) olduğu kadar saf bir aşkın peşindedir. Peter (Bernard Hill) Londra'nın arka sokaklarında çaresizce kayıp oğlunu aramaktadır. Emilia'nın (Eva Green) annesi (Susannah York) ile arası babası öldükten sonra iyice kötüye gider. Londra varoşlarındaki izbe apartman dairesinde kendine özgü intihar odaklı sanat eserleri yaratma çabası içinde hayatını heba etmektedir.
Belirsiz bir zaman, belirsiz bir şehir.
(Meanwhile City -Bu Esnada Şehri-) Londra'da geçen öykülere paralel olarak dinin egemen olduğu bu belirsiz şehirde yaşayan tek dinsiz olan Jonathan Preest (Ryan Phillippe) dine karşı savaş açmış bir kahramandır. Süper kahraman edası ile taktığı maskesi dışında herhangi bir süper gücü yoktur. Filmin hemen başında yakalanan Preest hapishanede geçirdiği dördüncü yılında bir yolunu bulup hapishaneden kaçar. Onu hayata bağlayan tek bir hedefi vardır: seneler önce kendisine emanet edilen küçük bir kız çocuğunun ölümüne yol açan dini tarikatlardan birinin lideri olan The Individual'ı öldürerek intikamını almak.
Bütün bu renkli karakterler hiç ummadıkları bir zamanda, hiç ummadıkları bir mekanda yollarının kesişeceğini bilmeden hayat mücadelelerini sürdürme gayretindedirler.




Yönetmen McMorrow daha önce defalarca sıkılmadan izlediğimiz bir konuyu almış, önceki örneklerden farklı bir dille o kadar güzel anlatmış ki hayran olmamak elde değil. (yani ben hayran oldum sanki, bilemiyorum.) Powder Blue için yazdığım cümleyi aynen bu film için de tekrar etmek istiyorum. "Eğer Crash (2004, yönetmen Paul Haggis), Magnolia (1999, yönetmen Paul Thomas Anderson), Traffic (2000, yönetmen Steven Soderbergh) gibi filmleri sevdiyseniz bu filmi de sevmemeniz için hiçbir neden yok." Hatta daha fazla sevmeniz için ekstra sebepler var diyerek son noktayı koyayım. (8/10)

1 Ağustos 2009 Cumartesi

House (2007)

House 2007 yılı mahsulü Robby Henson tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Frank E. Peretti ve Ted Dekker tarafından yazılmış olan aynı isimli romandan sinemaya uyarlanmış.


Jack ve Stephanie Singleton isimli çift Alabama kırsalında yollarını bulmaya çalışırken bir polisin (Michael Madsen) tavsiyesi sonucu ara bir yola saparlar. Pek tekin gözükmeyen yolda başlarına (tabii ki) bir kaza gelir. Bir traktörden düştüğü tahmin edilen parçalara çarpan çiftin iki lastiği birden patlar. Hemen yakınlarında benzer halde duran başka bir araba daha vardır. Geldikleri yoldan gerisin geriye yürümeye başlayan çiftimiz arabayla geçerken görmedikleri bir eve rastlarlar. En azından telefon etmek için içeri girerler. İçerde evin sahiplerine değil ama diğer kazazede çifte rastlarlar. Evin garip sahiplerinin ortaya çıkması uzun sürmez. Telefon çalışmadığı için (ne kadar bilinmedik bir sürpriz?!) geceyi orada geçirmeye karar verirler. Kazazedelerimiz için hayatlarının en zorlu gecesi başlamak üzeredir.



İlk bir saati gayet tempolu geçen filmin maalesef son yarım saati çekilecek gibi değil. Gerçi artık övmüş bulunduğum ilk bir saatin de çok matah bir tarafı yok. Baştan aşağı klişelerle bezenmiş ismi gibi sıradan bir film House.

Bu arada Michael Madsen çılgınlar gibi film çekmeye devam ediyor. Özellikle son senelerde coştu. Sadece 2009 senesinde rol aldığı film sayısı 30. Yazıyla otuz!


Film hakkında çok fazla şey yazmak istemiyorum. Kendisini çok fazla ciddiye alan film çoğu sahnede komik duruma düşüyor. Bazı sahnelerde oyuncular beni çok güldürdü. Görsel açıdan pek defo barındırmayan House, çizgi dışı filmlerden ziyade ana akım filmlere düşkün bünyelere pek rahatsızlık vermeden eşlik edecektir. Artık benzerlerini defalarca izlemekten yorulduğum finali hariç. (2/10)