31 Temmuz 2009 Cuma

The Devil's Tomb (2009)

The Devil's Tomb 2009 yılı mahsulü Jason Connery tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.


1963 doğumlu yönetmen Jason Connery, ünlü aktör Sean Connery'nin oğlu. Jason Connery, elliden fazla film ve dizide rol aldıktan sonra ilk filmi olan Pandemic'i 2008 yılında yönetti. Akabinde yazımıza konu olan The Devil's Tomb geldi.

Başrollerde tanıdık birçok isme rastlıyoruz; Cuba Gooding Jr., Ron Perlman, Henry Rollins (Rollins de bayağı ısındı aktörlüğe, bu sene içinde 3 filmde daha izleyeceğiz kendisini kısmetse.) ve Stephanie Jacobsen bana en tanıdık gelenler.

Mack (Cuba Gooding Jr.) liderliğindeki bir grup asker CIA tarafından Orta Doğu çöllerinden birindeki (muhtemelen Afganistan) sığınakta bulunan profesör Wesley'i (Ron Perlman) kurtarmakla görevlendirilir. Wesley'nin kızı olan antropoloji profesörü Elissa da (Valerie Cruz) gruba katılır. Helikopterle çölün ortasında ıssız bir yere bırakılırlar. Sığınağa girip profesörü aldıktan sonra çıkmak için altı saatleri vardır. Tabii ki işler göründüğü gibi değildir. Sığınakta hiç ummadıkları "şey"lerle karşılaşırlar.




Yakın zamanda Afganistan çöllerini (takip edebildiğimce) The Objective (2008, yönetmen Daniel Myrick) ve Red Sands (2009, yönetmen Alex Turner) isimli iki film ile ziyaret eden Hollywood bu ziyaretlerinden memnun kalmış olacak ki aynı tarzda çekilmiş yeni bir film ile karşımızda. The Devil's Tomb, Red Sands gibi dümdüz bir film değil, ama The Objective kadar gizemli olmayı da başaramıyor. İki arada kalmış gibi. Büyük ustalardan Andrei Tarkovsky'nin Stanislaw Lem'in romanından sinemaya aktardığı Solyaris (Solaris, 1972) filmini kendine referans alan film bu yükün altında ezilmekten kurtulamıyor. Solyaris'de vuku bulan olağandışı olayları uzayın sonsuz karanlığından alıp yerin yüzlerce metre altındaki bir araştırma sığınağına (araştırma sığınağı ne yahu?!) taşımakla yaratıcı olunamıyor maalesef.

Sığınaktaki garip olaylar askerlerin bilinçaltına atmayı yeğledikleri en zayıf duygu ve düşüncelerini sömüren halüsinasyonları görmeleri ile başlıyor. Finale doğru ise bu garip olaylar inanamayacağınız kadar uçuk yerlere bağlanıyor.


Bir ara Nickels'ı (Zack Ward) önündeki ekranda bir film izlerken görürüz. İzlediği film başrolünde Jason Connery'nin oynadığı Night Skies (2007, yönetmen Roy Knyrim) isimli filmdir.


Senaryoyu bir kenara koyarsak The Devil's Tomb için uçuk kaçık bir aksiyon filmi diyebiliriz. Sıkmadan rahatlıkla seyredilebilir olması artı puan. (Son zamanlarda ABD kaynaklı filmlerin birçoğunda olmayan bir özellik.) Oyuncuların hepsi daha önceki bildik performanslarının çok altında kalıyorlar. Sanırım bu eksiyi yönetmenin hanesine yazmak gerekiyor. Neyse lafı çok uzatmayalım, mantığınızı bir kenara koyup görsel açıdan sırıtmayan hareketli bir aksiyon filmi izlemek istiyorsanız The Devil's Tomb bu isteğinizi karşılayacaktır. (5/10)

The Cycle (2009)

The Cycle 2009 yılı mahsulü Michael Bafaro tarafından yönetilmiş olan Kanada yapımı bir film. The Devil's Ground olarak da bilinir.


Bafaro doksanlı yılların sonundan itibaren birçok vasat filme imza attı. The Cycle da onlardan biri. Bafaro nedense bu vasat filmlerinin çoğunu bana izletmeyi başardı. Bunun en büyük sebebi başrol için seçtiği isimler. Sanırım bende de bir problem var, insan aynı tuzağa defalarca düşmez ki yahu. Örnekleyelim; Sleeping Dogs (1998) başrolde C. Thomas Howell, The Barber (2001) başrolde Malcolm McDowell, Canes (2006) başrolde Edward Furlong ile Michael Madsen ve son olarak bu gereksiz yazıya konu olan The Cycle (2008) başrolde Daryl Hannah. Hannah'ı düşük bütçeli bir slasher filminde izleme fikri bile beni heyecanlandırmıştı.


Carrie (Daryl Hannah) ABD'nin arka sokakları diyebileceğim kırsalında arabasıyla giderken önüne genç bir kız atlar. Amy Singer (Leah Gibson) adındaki bu kızımız peşindeki manyak bir katilden kaçmaktadır. Carrie, Amy'yi arabasına alır, beraber uzaklaşırlar. Amy başına neler geldiğini anlatmaya başlar. Yaklaşık bir saat süren bu süreç boyunca Hannah'ımın yüzünü dahi göremeyiz. (Ah be, neler hayal etmiştim halbuki.) Boston Üniversitesi'nde okumakta olan Amy ve dört arkadaşı bir karavanla bölgeye gelmiş, eski yerli mezarlıklarını ararken bulmamaları gereken daha yakın tarihe ait ceset kalıntıları bulmuş, sonrasında ise manyak bir katil tarafından teker teker avlanmaya başlamışlar. Amy geriye sağ olarak kalan son kişidir. Carrie ve Amy en yakındaki benzinliğe gidip polise haber vermeyi ve bu işten kurtulmayı düşünürler. Ama slasher filmlerinde karakterlerin düşündükleri her zaman gerçekleşmez.


Vasat kelimesinin hakkını sonuna kadar veren bir film The Cycle. Türün diğer bilindik örneklerinden beslenerek finale doğru koşar adım ilerliyor, finale doğru düdük bir sürpriz (twist) ile izleyeni şaşırtmaya çalışıyor ama pek başarılı olamıyor. Hatta finalde daha düdük bir sürpriz ile ısrarcı olmaya çalışsa da başarısızlığı devam ediyor.

Benim gibi Hannah'ı manyak bir katilden kaçarken izlemek isteyenlere söyleyebileceklerime gelirsek; filmin son çeyreğinde çok kısa birkaç sahne var ama ağıza çalınan bir parmak bal etkisi bile yaratmaktan uzak.


Yaratıcı olmanın bir hayli uzağına düşen ölüm sahnelerini de bir kenara koyduğumuzda geriye pek birşey kalmıyor. İlla ki Daryl Hannah diyen bünyeler zaten filmi izleyeceklerdir, diğerlerinin uzak durmasında fayda var. (1/10)

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Sun Cheung Sau (2009)

Sun Cheung Sau 2009 yılı mahsulü Dante Lam tarafından yönetilmiş olan Hong Kong yapımı bir film. Sniper olarak da biliniyor. Doksanlı yılların sonundan beri piyasaya eğlencelik aksiyonlar sunan yönetmen Lam'ın şimdilik son filmi.


Hartman (Richie Ren) polis teşkilatındaki en iyi nişancı olarak bilinmektedir. Ama bu efsanenin arkasında bambaşka bir hikaye vardır. Takımındaki eski polis Lincoln (Xiaoming Huang) cezasını tamamlayıp hapishaneden çıkar. Hapishaneye düşmesine sebep olan olay bir görev esnasında vuku bulmuştur. Üstü olan Hartman'dan habersiz olarak bankadakileri rehin almış olan soyguncuya uygun olduğunu düşündüğü anda ateş etmiş, ama yanlışlıkla rehineyi vurmuştur. Dava esnasında teşkilattan kimse kendisine sahip çıkmamış, önce polislikten atılmış, sonrasında ise cezaevini boylamıştır. Öfkeyle dolu olan Lincoln, Hartman'dan intikam almak niyetindedir.


Aynı olaydaki soyguncu bir hapishaneden diğerine transfer edilirken adamları tarafından kaçırılır. Kaçırma esnasında yüksek bir yere konuşlanmış olan bir nişancı kendilerine yardım eder. Yardım eden kişi Lincoln'den başkası değildir. Hartman nişancının Lincoln olduğunu anlar ama delili yoktur. Kaçan soyguncuyu yakalamak için seferber olan polis olaya çok önem vermektedir. Bu arada Hartman'ın takımına yeni giren çaylak OJ (Edison Chen) ilk başlarda Hartman'a hayrandır. Daha sonra Lincoln ile ilgili olayları öğrendiğinde hayranlığı ona doğru kayar ve Lincoln'ün kendine has atış tekniğini benimseyerek onun gibi ateş etmeye çalışır. Bunu farkeden Hartman OJ'e bu tekniği yasaklar.


Lincoln ölümü dahi göze alarak intikamının peşindedir, Hartman Lincoln'ü tekrar yakalama derdinde iken OJ ise kime hak vereceğini bilemeden ikisi arasında gidip gelmektedir. (Cümleyi bir daha okudum da, aşk üçgeni gibi olmuş bunlar yahu.) İçlerinden biri ya da birileri ölmeden bu işin çözülmeyeceği bellidir.


Görsel açıdan hoş sahnelerle bezenmiş, aksiyon dozu yerinde, keyifli bir film Sun Cheung Sau. Hong Kong filmlerinde sıkça rastladığımız inandırıcılıktan uzak karakterler meselesini görmezden gelirsek izlerken pek sıkıntı çıkarmıyor. Yaz günlerine uygun hafif (light) bir aksiyon. (3/10)

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Marin Boi (2009)

Marin Boi 2009 yılı mahsulü Jong-seok Yoon tarafından yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Marine Boy olarak da bilinir. Yönetmenin ilk filmi. Marine Boy yakuzaların uyuşturucu nakliyesini yapanlara verdikleri isimmiş.


Bu sıcak yaz günlerinde iyice bunalmışken film serinletici etki yaratan deniz altı görüntüleri ile başlar. (Ne de iyi yapar.) Chun-soo (Kang-woo Kim) basit bir yüzme hocasıdır. Ama kötü bir huyu vardır: Kumar. Bir gün yüksek meblağda para kaybeder. Borcu olan parayı ödemesi imkansız gibidir. Uluslararası uyuşturucu trafiğini organize eden Kang (Jae-hyeon Jo) liderliğindeki bir grup Chun-soo'yu kumar borcu olan adamların elinden alır. Artık bu gruba borçludur ve onlar ne derse onu yapacaktır. Bu arada işin içine Kang'ın ölmüş olan arkadaşı Choi'nin kızı Yuri (Si-hyeon Park) ve Kang'ı yakalamayı kafaya takmış dedektif girer. Kang, Chun-soo'dan deniz altından uyuşturucu taşımasını ister. Ama herkesin başka planı vardır.

Filmin hemen başındaki kavga sahnesinde Chun-soo yediği yumruğun etkisi ile havada bir miktar süzüldükten sonra yere çakılır. Amma velakin yer bir anda denize dönüşerek Chun-soo'yu içine çeker. Daha önce Snatch (2000) filminde gördüğümüz bu sahnenin aynısını çeken Jong-seok Yoon, meslektaşı Guy Ritchie'ye bir selam göndermekten imtina etmemiş.



Bol sürpriz (twist) içeren yapısıyla ana akım (mainstream) sinema çizgilerinin dışına taşmayan film için Hollywood tarzı bir gerilim macera filmi diyebiliriz. Birkaç güzel deniz altı sahnesi yakalamayı da ihmal etmemişler. Chun-soo'nun ultra kalabalık balık sürüsü ile karşılaştığı sahneyi çok sevdim. Bahsettiğim sahnede yönetmen sanki E.T.: The Extra-Terrestrial (1982, yönetmen Steven Spielberg) filminin afişini yeniden canlandırmış gibiydi.




Hae anseon (The Coast Guard, 2002, yönetmen Ki-duk Kim) ile aktörlük kariyerine başlamış olan Kang-woo Kim, daha sonra Silmido (2003, yönetmen Woo-Suk Kang) ve Ga-myeon (Rainbow Eyes, 2007, yönetmen Yun-ho Yang) gibi kalburüstü filmlerde oynadı. Kendisini bundan sonra daha sık göreceğiz gibi.


Marine Boy aynen Truck (2008) gibi izlemezseniz bir şey kaybetmeyeceğiniz filmlerden. Ama eli yüzü düzgün bir macera gerilim filmi bana yeter diyorsanız Marine Boy doğru adres. (4/10)

10 Temmuz 2009 Cuma

Truck (2008)

Truck 2008 yılı mahsulü Hyeong-jin Kwon tarafından yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film.


Chul-min (Yu Hae-jin) şehirlerarası nakliyat işiyle uğraşan basit bir kamyon şoförüdür. (Hatta kamyon bile değil kamyonet diyebiliriz.) Annesi ve küçük kızı ile birlikte yaşamaktadır. Küçük kızı kalp hastasıdır. Kalp nakli yapılabilmesi için yüksek miktarda paraya ihtiyacı vardır. Bütün birikimlerini biraraya toplayıp tefecilerden borç para alsa bile bu miktarı denk getiremez. Bir arkadaşı aklına girer ve elindeki para ile kumar oynamaya karar verir. Kumar masası hilelidir ve elindekilerin hepsini ve kamyonetini kaybeder. Üçkağıda geldiğini farkeden Chul-min ortalığı karıştırır. O sırada yanlışlıkla girdiği bir kapının ardında bulaştığı adamların patronu 3-4 kişiyi doğramaktadır. Şahit olduğu için önce Chul-min'i de öldürmeye karar verir. Ancak daha sonra sakinleşen patron kişi Chul-min'e kamyonetini geri verir ve eğer cesetlerden kurtulursa istediği parayı kendisine vereceğini söyler. Çaresiz kalan Chul-min cesetleri kamyonetine yükler ve yola çıkar.


Bu sırada bütün ülke yakalanan seri katil Young-ho (Jin Ku) haberi ile çalkalanmaktadır. Bir yerden bir yere nakli yapılırken Young-ho polisin elinden kaçar. Şans bu ya bizim Chul-min'in kamyonetine biner. Chul-min için çok zor geçecek bir gece başlar. Kamyonetinde kurtulması gereken cesetler, yanındaki koltukta firarda olan bir seri katil ve ertesi sabaha parayı yetiştiremezse kalp nakli sırasını başka birine kaptıracak olan hastanede bekleyen kızı. Chul-min canını dişine takar ve hayatının macerasına atılır.


Üzerinde çok fazla konuşmaya gerek olmayan basit bir gerilim hikayesi Truck. Olağandışı şartlar altında bol miktarda tesadüflerin yardımı ile hedefine ulaşmaya çalışan ortadirek bir vatandaşın başından geçenleri konu ediyor. Alfred Hitchcock zamanında bu tarz filmlerin ağababasını yaptı. Nedense günümüz filmlerindeki tesadüfler Hitchcock filmlerindeki tesadüfler kadar zekice hazırlanmıyor. Bu da tabii ki filmin inandırcılığını zedeliyor. Kamyon şoförü rolünde Yu Hae-jin gayet başarılı olurken seri katil rolündeki Jin Ku inandırıcılıktan çok uzak.

Sonuç itibariyle seyretmezseniz çok birşey kaybetmeyeceğiniz basit bir zaman geçirgeci Truck. (4/10)

9 Temmuz 2009 Perşembe

Book of Blood (2009)

Book of Blood 2009 yılı mahsulü John Harrison tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film. Clive Barker'ın On Jerusalem Street ve The Book of Blood isimli kısa hikayelerinden sinemaya uyarlanmış. Senaryo John Harrison ve Darin Silverman tarafından yazılmış.


Paranormal olaylar konusunda hayli popüler bir isim olan Mary Florescu (Sophie Ward) üniversitede bu konuda ders vermesinin yanısıra yazdığı kitaplar ile de gündemdedir. Olayları araştırırken yanında hep elektrik elektronik teknisyeni Reg Fuller (Paul Blair) vardır. Ama Florescu ve Reg o güne dek hiçbir paranormal olay ile birebir karşılaşmamışlardır. Bir gün malum ikilimiz daha önce korkunç ve çözümlenememiş bir iki cinayet işlenmiş olan bir evi araştırmaya karar verir. Bu sırada Florescu'nun sınıfına yeni bir öğrenci gelir, Simon McNeal (Jonas Armstrong). Simon küçükken yaşadığı birkaç paranormal tecrübe sayesinde Florescu'nun dikkatini çeker. Beraber çalışmaya karar verirler. Bir anda aralarında cinsel bir elektriklenme olur. Reg geldiği ilk günden beri Simon'dan şüphelenmekte ve onun düzenbaz olduğunu düşünmektedir. Cinsel etkisinden dolayı Florescu, Simon ile beraber çalışmaya devam etmekte kararlıdır. Yeni araştırmaya başladıkları evin hayatları üzerinde asla değiştiremeyecekleri etkileri olacaktır.


İlgiyi devamlı ayakta tutabilen (tutabilecek) bir konusu var Book of Blood'ın. Filmi başından sonuna kadar ilgiyle izledim ama nedense hep bir beklenti vardı: şimdi şahane bir şey olacak, şimdi kopacak derken film bitti. Bir yerlerde bir şeyler eksik kalmış gibi. En sevdiğiniz yemeği yediğinizi düşünün, ama bir türlü her zaman aldığınız lezzeti alamıyorsunuz, yemeği yapan aşçı ya bir baharatı koymayı unutmuş ya da sosunu hazırlarken farklı bir tarif denemiş, bu da yemeği yenilmez yapmıyor ama sizi her zaman almayı beklediğiniz lezzetten mahrum bırakıyor. Book of Blood aynı o en sevdiğiniz yemeğin eksik olarak önümüze konması gibi. Tatmin etmekten çok uzak.

Sonuç olarak vasat kelimesinin cuk oturduğu nadir filmlerden biri Book of Blood. Seyretmezseniz bir şey kaybetmezsiniz. (5/10)

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Shortbus (2006)

Shortbus 2006 yılı mahsulü John Cameron Mitchell tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Yönetmen Mitchell'ın yönettiği ikinci film. İlk filmi Hedwig and the Angry Inch (2001) ile güldürme konusunda yetenekli olduğunu göstermiş idi.


New York şehri içinde ayrıksı bir grubun başından geçenlerin anlatıldığı filmde hepsinin toplandığı, hepsinden daha farklı bir mekan vardır: Shortbus. Yolu farklı olmaktan geçen her New Yorklunun yolu mutlaka Shortbus'dan geçer. Rob ve Sofia mutlu ve evli bir çifttir. (Bu ikisi pek birarada olmaz ya, neyse.) Aileler için danışmanlık yapan Sofia herkesin evlilik problemlerini çözerken kendi problemi karşısında çaresiz kalmaktadır: Sofia orgazm olamamaktadır. Sofia'nın hastalarından Jamie ve James isimli eşcinsel çiftin problemi ise bambaşkadır. Yaklaşık 5 yıldan beri beraber olan çift ilişkilerine farklılık katmak amacıyla aralarına birini daha almaya karar verirler. Shortbus'da tanıştıkları Ceth bu pozisyon için en uygun aday gibi gözükmektedir. Ama çifti karşı dairesinden gözetlemekte olan Caleb aynı şekilde düşünmemektedir. Jamie ve James çiftinin tavsiyesi ile Shortbus'a takılmaya başlayan Sofia, burada dışarıdan çok güçlü gözüken dominant hatun Severin ile tanışır. Severin'in de kimseye çaktırmadan içine gömdüğü problemleri vardır.


Bütün oyuncuların filme pozitif katkı yaptığı nadir filmlerden biri Shortbus. En zor sahnelerin bile altından başarıyla kalkmışlar. Ama genel olarak film bana biraz dağınık gibi geldi. Ama birbirinden farklı bölümlerin (episode) ucuca eklenerek oluşturulduğu uzun bir kahkaha maratonu gibi değil. Farklı karakterlerin hikayeleri arasındaki bağlanma mevzusu anında, sanki bazı yerlerde aksamalar var gibi. Her neyse...

Bu arada söylemeden edemeyeceğim, sanırım Mitchell, Hedwig and the Angry Inch (2001) filminden sonra ne yapsa bir kusur bulacaktım. Ama suç onun. Hedwig gibi kusursuz filmlere çok sık denk gelmiyoruz.


Cinsel tercihi hangi yönde olursa olsun herkese söyleyecek birşeyleri olan bir film Shortbus. Güldürürken düşündüren filmlerden hoşlananlara. (6/10)

2 Temmuz 2009 Perşembe

To Each His Own Cinema (2007)

To Each His Own Cinema (Chacun son cinéma) 2007 yılı mahsulü birbirinden değerli 36 yönetmen tarafından yönetilmiş olan 34 kısa filmden oluşan Fransa yapımı bir film. Kısa filmlerin her biri 3 dakika sürüyor. Her yönetmenden sinema hakkındaki duygularını filme çekmeleri istenmiş. Mevzu sinema olunca her yönetmen kısasının içinde illa ki bir film afişi veya bir filmden görüntüler kullanmış. (istisnalar kaideyi bozmaz.)


To Each His Own Cinema ilk olarak 2007 Cannes Film Festivali'nde gösterilmiş. Festivalde gösterildiği akşam projenin destekçilerinden olan Canal + ekranlarından da izlemek mümkün olmuş. Daha sonrasında iki farklı şirket tarafından DVD olarak piyasaya sürülmüş.

Film Jim Harrison'ın "He wondered why we want to do everything big, before we were capable of doing small things well." (Neden küçük şeyleri iyi yapabilecek düzeye gelmeden, herşeyin en büyüğünü yapmak isteriz ki diye merak etti.) sözleri ile açılır.

Seçkide yer alan yönetmenler ve kısa filmlerinin isimleri sırası ile aşağıdaki gibidir:

*01* Raymond Depardon – Cinéma d'été (Open-Air Cinema)

*02* Takeshi Kitano – One Fine Day


*03* Theo Angelopoulos – Trois minutes (Three Minutes)


*04* Andrei Konchalovsky – Dans le noir (In the Dark)

*05* Nanni Moretti – Diaro di uno spettatore (Diary of a Moviegoer)

*06* Hou Hsiao-hsien – The Electric Princess House

*07* Jean-Pierre and Luc Dardenne – Dans l'obscurité (Darkness)

*08* David Lynch – Absurda


*09* Alejandro González Iñárritu – Anna

*10* Zhang Yimou – En regardant le film (Movie Night)

*11* Amos Gitai – Le Dibbouk de Haifa (The Dybbuk of Haifa)

*12* Jane Campion – The Lady Bug

*13* Atom Egoyan – Artaud Double Bill

*14* Aki Kaurismäki – La Fonderie (The Foundry)


*15* Olivier Assayas – Recrudescence (Upsurge)

*16* Youssef Chahine – 47 ans après (47 Years Later)

*17* Tsai Ming-liang – It's a Dream

*18* Lars von Trier – Occupations


*19* Raoul Ruiz – Le Don (The Gift)

*20* Claude Lelouch – Cinéma de boulevard (The Cinema Around the Corner)

*21* Gus Van Sant – First Kiss

*22* Roman Polanski – Cinéma érotique

*23* Michael Cimino – No Translation Needed

*24* David Cronenberg – At the Suicide of the Last Jew in the World in the Last Cinema in the World


*25* Wong Kar Wai – I Travelled 9000km To Give It To You


*26* Abbas Kiarostami – Where Is My Romeo?

*27* Bille August – The Last Dating Show

*28* Elia Suleiman – Irtebak (Awkward)

*29* Manoel de Oliveira – Rencontre unique (Sole Meeting)


*30* Walter Salles – À 8.944km de Cannes (5.557 Miles From Cannes)

*31* Wim Wenders – War in Peace


*32* Chen Kaige – Zhanxiou Village

*33* Ken Loach – Happy Ending

*34* Joel and Ethan Coen – World Cinema

Seçkiden benim favorilerim; kısada afişi ve metninden bir bölüm kullanılan La Notte (ve bittabii Jeanne Moreau) saplantımın körüklemesi sonucu sevmemin kaçınılmaz olduğu Three Minutes (Theo Angelopoulos), Lynch garipliğinden son örnek Absurda, her zamanki gibi az zamanda çok etkileyici hikayeler anlatmayı becerebilen Aki Kaurismäki kısası The Foundry, sinemada film izlerken gevezelik yapanlar hakkındaki düşüncelerime tercüman olan Occupations (Lars von Trier) ve sinemaya olan aşkımı en erotik, en kırmızı, en ateşli anlatabilecek yönetmen olan Wong Kar Wai'den Godard'ın Alphaville'inden sesler eşliğinde I Travelled 9000km To Give It To You.

Olivier Assayas'ın kısasında başrolü Deniz Gamze Ergüven isimli bir Türk kızımızın oynadığı gereksiz bilgisini ekleyeyim.

5 kıtadan 25 farklı ülkeden yönetmenlerin biraraya gelerek oluşturdukları bu projeye uzak durmayın. Sinema sevgisi üzerine naif ve içten bir selam. (8/10)