27 Haziran 2009 Cumartesi

Powder Blue (2009)

Powder Blue 2009 yılı mahsulü Vietnamlı yönetmen Timothy Linh Bui tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.


Daha önce defalarca benzerlerini izlediğimiz (belki defalarca sıkılmadan izleyeceğimiz) birbirine değen, değmeyen, teğet geçen farklı insanların yaşamlarından kesitler diye nitelendirebileceğim bir film Powder Blue. Birbirinden ünlü oyuncular tarafından canlandırılan karakterlerin hepsi canlı, hepsi aramızda yaşıyor.


Rose Johnny (Jessica Biel) komadaki oğlunun hastane masraflarını karşılamakta zorlanan striptizci (egzotik dansçı) bir yalnız anne. Qwerty Doolittle (Eddie Redmayne) babasından kalan borç içindeki cenaze levazımat işlerini yürütmeye çalışan, hayatında hiç bir kadınla beraber olmamış, zaman zaman çocuklara kukla gösterileri yapan yalnız bir adam. Charlie (Forest Whitaker) hayatının kadını ile tanışıp evlendiği gün kaza yapan, kazada karısını kaybeden, kazadan sonra hayata tamamen küsüp o güne kadar biriktirdiği bütün yatırımlarını (50.000 dolar) nakite çevirip bu para karşılığında kendisini öldürecek birini arayan umutsuz biri. Jack Doheny (Ray Liotta) 25 sene yattığı cezaevinden çıktığında çok sevdiği karısının öldüğünü ve kendisini hiç görmemiş olan kızının striptiz yaparak hayatını kazandığını öğrenen, kızıyla bir şekilde temas kurmaya çalışan, hastalığından dolayı çok az ömrü kalmış olan yalnız bir baba. Sally (Lisa Kudrow) kocasından ayrıldıktan sonra kimseyle yakınlaşamamış, yanında duracak bir erkeğe ihtiyaç duyan, devamlı müşterilerinden biri olan umutsuz bir adam ile ilgilenen yalnız bir garson.

Bu ana karakterlerin dışında ilginç bir iki yan karakter de var. Johnny'nin Scarlet takma ismi ile çalıştığı striptiz barın sahibi Velvet Larry rolünde Patrick Swayze ile Doheny'nin kontağı olan Randall rolünde Kris Kristofferson'ın isimleri anmaya değer.


Eğer Crash (2004, yönetmen Paul Haggis), Magnolia (1999, yönetmen Paul Thomas Anderson), Traffic (2000, yönetmen Steven Soderbergh) gibi filmleri sevdiyseniz bu filmi de sevmemeniz için hiçbir neden yok. (6/10)

26 Haziran 2009 Cuma

Donkey Punch (2008)

Donkey Punch 2008 yılı mahsulü Oliver Blackburn tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film. Yönetmenin ilk filmi. Daha öncesinde çektiği üç beş kısa film var.


Mallorca'ya tatil için gelen üç İngiliz kızımız (Lisa, Tammi ve Kim) çılgınca eğlenmek niyetindedir. Bir barda tanıştıkları üç İngiliz genç (Bluey, Josh ve Marcus) ile Mallorca açıklarına yatla açılıp eğlenceye açık sularda devam etmeye karar verirler. Yatta bekleyen Sean ile beraber kanı kaynayan yedi İngiliz genci için başta herşey şahane gider. Alkol, deniz, güneş, uyuşturucu derken seks. İşte o noktada olay kopar. Gezintinin başında Bluey filme ismini veren "Donkey Punch" isimli pozisyonu yattakilere (ve izleyenlere) anlatır. (Pozisyon kabaca aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi anal seks esnasında er kişinin boşalma anında dişi kişinin ense köküne yumruk atması ile gerçekleşir. Güya bu sırada dişi kişinin malum bölgesi daha fazla kasılacağından er kişinin zevk alma katsayısı tavan yaparmış mış mış...)


Pozisyonun etkisinde kalan yaşça diğerlerinden küçük olan Josh orgy esnasında gaza gelip pozisyonu uygulamaya kalkar. Sonuç faciadır. Lisa ölür. Sonrasında geriye kalan altı kardeşimiz akla hayale gelmeyecek salaklıklar yaparlar. Birçoğu bu gezintiden sağ dönemeyecektir.


Şehir efsanesi olan bir cinsel pozisyon üzerine kurulu bir gerilim filmi çekmek, hatta filme bu pozisyonun ismini vermek sanırım cesaret işi. Deli cesareti. Daha çok ilgi çekmek, reklam gibi kaygılar yüzünden bu yola gidildiği gün gibi ortada. Bu kısmı gözardı ettiğimizde aslında geriye pek fazla bir şey kalmıyor. Sıradan aklı(!) karışmış panik gençlerin olabilecek en manasız ve yanlış tercihleri yaparak durumu daha zora sokmalarının hikayesi.


Bir vatandaşlık görevi olarak Donkey Punch pozisyonunun tehlikesini herkeslere anlatmayı hedefleyen film bu ulvi misyonun altında eziliyor. (3/10)

24 Haziran 2009 Çarşamba

Ghajini (2008)

Ghajini 2008 yılı mahsulü A.R. Murugadoss tarafından yönetilmiş olan Hindistan yapımı bir film. Müzikler, 2008 Oscarlarında Slumdog Millionaire (2008, yönetmen Danny Boyle) ile 2 adet heykelcik kapan A.R. Rahman tarafından yapılmış.


Film aslında Tamil dilinde 2005 yılında gene A.R. Murugadoss tarafından çekilmiş. Tamil Hindistan'ın güneyinde konuşulan yerel bir dil. Film bir şekilde ünlü aktör Aamir Khan'ın dikkatini çeker ve Hindu dilinde yeniden çekilmesine karar verilir.

Ghajini filminin benim ilgimi çekme sebebi ise ana temanın basbayağı Memento (2000, yönetmen Christopher Nolan) ile birebir aynı olması. Hintlilerin Memento'yu nasıl yorumlayacaklarını merak ettim açıkcası.


Sanjay Singhania (Aamir Khan) "kısa süreli hafıza kaybı" (short term memory loss) denilen hastalıktan muzdarip, intikam peşinde koşan, bol kaslı kahramanımız. En fazla 15 dakika içinde olanları hatırlayabilen Sanjay daha öncesi ile ilgili ne bir olay, ne bir yer, ne de bir yüz hatırlayamaz. Kendince önemli şeyleri hatırlamak adına yanında taşıdığı not defterine notlar alır, polaroid fotoğraf makinası ile fotoğraflar çeker, vücuduna dövmeler yapar. Varmak istediği tek bir hedef vardır: öldürülen sevgilisi Kalpana'nın (Asin) intikamını almak. Bunun için Ghajini'yi öldürmesi gerektiğine dair notlar almıştır. Ama bir problem vardır; Ghajini kimdir? Hiçbir şeyi hatırlayamadığı gibi bunu da hatırlayamaz.

Konuyu okuduğunuzda Memento filmine yakın çizgide bir film izleyeceğinizi düşünüyor olabilirsiniz. (Ki ben düşünmüştüm, oradan biliyorum.) Tamamen yanıldığınız söyleyebilirim. Filmin ilk yirmi dakikası içinde Sanjay bir adamı öldürür, olay yerine gelen polis bulduğu bir ipucu ile Sanjay'ın evini tespit eder, Sanjay'ı yakalar (nedense dedektif Arjun bütün bunları hep tek başına yapar), Sanjay'ın evini karıştırırken 2005 yılına ait bir günlük bulur. İşte ne olursa o anda olur. Birden ana konudan tamamen koparız. 2005 yılına dönüp Sanjay ile Kalpana'nın nasıl tanıştıklarını, Sanjay'ın Kalpana'ya nasıl aşık olduğunu falan Hint filmlerinin simgesi olan danslı müzikli sahnelerle öğreniriz. Yaklaşık bir saat boyunca (evet yanlış okumadınız, bir saat) saçma sapan bir aşk filminin içinde buluruz kendimizi. Neyse ki 2005 yılı (ve günlük) biter de, saçma sahneler son bulur. Dedektif bir anda çılgınlar gibi 2006 yılının günlüğünü aramaya başlar. Çünkü 2005 yılbaşı günü Sanjay Kalpana'ya evlenme teklif etmiştir. Kalpana cevabını ertesi gün vereceğini söyler. Dedektif Arjun da Hintli değil mi, merak ediyor işte adam ne oldu diye. Arjun tam 2006 yılına ait günlüğü bulduğunda Sanjay kendine gelir, Arjun'u safdışı bırakır, Ghajini'yi öldürme görevine kitlenir ve evden dışarı çıkar. Bu sayede tekrar Memento çizgisine geri dönmüş oluruz. Bu sefer tıp öğrencisi Sunita devreye girer. Yardımcı olacağım derken işleri iyice karıştıran Sunita sayesinde 2006 yılının günlüğüne dalar gideriz. Alın size bir saat daha Hint usulü aşk filmi. Toplam süresi üç saatten biraz fazla olan filmin iki saati aşkın kısmı bu ıvır zıvır beş para etmez aşk meşk masalına ayrılmış.


Yani Ghajini, kurgusunu değil ama konusunu ödünç aldığı Memento'ya bütünüyle ihanet eden bir film. Üzerine geçirdiği Mementomsu maskesi ile aslında basit bir zengin adam fakir kız aşkını konu ediyor. Ama gerek posterleri ile olsun, gerek basın tanıtımları ile bu konudan hiç bahsedilmiyor. İşin reklam kısmında sadece ama sadece bu Mementomsu intikam hikayesi ön plana çıkartılarak ilgi çekilmeye çalışılmış, ki başarılı olduklarını söylemek mümkün. (En azından ben tuzağa düştüm.)

Sanjay Singhania rolündeki aktör Aamir Khan sanırım Hindistan'ın en ünlü aktörlerinden biri olsa gerek. (Hint Sinemasına uzak olduğum için çok bilgim yok.) Senaryoyu ve yapımcıların aksi yönde ısrarına rağmen Kalpana rolü için Asin isimli Tamil aktristi kendi seçtiğine göre belli bir gücü olduğu aşikar. Kalpana rolündeki Asin Hint işi abartılı oyunculuktan örnekler sergilese de diğer oyuncuların yanında Aamir Khan ile beraber sivrildiği rahatlıkla söylenebilir.


Kopuk flashbackleri ile beni dumura uğratan bir film oldu Ghajini. Hint usulü Memento yeniden yapımı nasıl olur diye merak eden bünyelere tavsiye olunur. Dumur katsayısı yüksek bir yapım. Gözatmakta fayda var. (3/10)

22 Haziran 2009 Pazartesi

Karakter (1997)

Karakter 1997 yılı mahsulü Mike van Diem tarafından yönetilmiş olan Hollanda / Belçika ortak yapımı bir film. Character olarak da bilinir.


Mike van Diem Karakter ile 1998 tarihinde yabancı film dalında Oscar ödülünü aldı.
Filmi 13 Ekim 1998 tarihinde Beyoğlu Beyoğlu Sineması'nda 19:00 seansında izlemişim. Malum defterime film ile ilgili bir şeyler karalamışım. Bu karalamaları buraya aktarıyorum:

1920ler, Rotterdam. Çalkantılı bir dönemde (şiddetli bir ekonomik kriz yaşanırken) insafsız bir mübaşir olan Dreverhaven, hem ekonomik anlamda hem de statü olarak hızla yükselir. Dreverhaven'in ev işlerini gören saf gururdan inşa edilmiş Joba, mübaşirin evinde kalmaktadır. Bir gece Dreverhaven tarafından tecavüze uğrar. Bu olay bir daha tekrar etmez, iki taraf da hiçbir şey olmamış gibi günlük yaşamlarına devam eder. Hamile olduğunu anlayan Joba evi terkeder ve çocuğunu doğurur: Jacob Katadreuffe.

Kıt kanaat geçinmelerine rağmen Dreverhaven'dan gelen tüm yardımları geri çeviren Joba oğlunu tek başına ama sevgi ve şefkatten yoksun olarak yetiştirir. Jacob çevresinden eksik olmayan alaycı kalabalığın kendisiyle "piç" diyerek alay etmesini ömrü boyunca unutmaz. Bütün nefretinin odağına ise babasını yerleştirir. Babası ise Joba'dan maddi manevi hiçbir karşılık görmemesinin nefretini Jacob'a yükler. Filmin bundan sonrası klasik baba oğul çekişmesinin kurgusundan oluşuyor. Ama ne kurgu!


Özellikle Dreverhaven ile Jacob'ın sırayla birbirlerine darbe vurduktan sonra aldıkları keyif ve rakibden(!) gelecek olan darbeye karşı bilerek isteyerek savunmasız durmaları... Gerçekçilik adına etkileyici sahneler.

SPOILER ALERT: Eğer filmi izlemediyseniz spoiler sonuna kadar okumayın. Çünkü direkt finali anlatmak niyetindeyim.


----------------------SPOILER ALERT----------------
Son sahnede Jacob avukat olup diplomasını alır. Kendini tutamaz, mıknatıs misali Dreverhaven'ın yanına, dükkana gider. Diplomasını aldığını söyler. Ayrılmak üzereyken Dreverhaven elini uzatıp tebrik eder.

Jacob: -Bütün bu zaman boyunca bana engel olan eli sıkamam.

Dreverhaven: -Ama aynı zamanda yardım da eden...

Jacob dışarı çıkar. Rahatlayamamıştır. Çılgın gibi koşarak içeri girer ve Dreverhaven'ın üzerine atlar. Şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Her ikisi de yıllardır içlerinde biriktirdikleri nefreti kusmaktadır. Daha sonra Jacob dükkanı terkeder. Hamle sırası Dreverhaven'dadır. Dükkanın en üst katına çıkar, bıçağı karnına saplayıp kendini dükkanın boşluğundan aşağı bırakır. Ölür. Katil zanlısı olarak Jacob gözaltına alınır. Neyse ki dinlemeyi bilen akıllı bir polise denk gelir ve suçsuzluğu anlaşılarak serbest bırakılır. Tam Jacob'ın babası ile girdiği zorlu mücadeleyi kazandığını düşündüğümüz anda Dreverhaven'ın avukatından bir mektup alır. Bir vasiyetnamedir bu. Dreverhaven herşeyini Jacob'a bırakmıştır. Fakat asıl sürpriz bu değildir. Asıl sürpriz mektubun sonunda saklı olan Dreverhaven'ın ölümcül darbesidir. Mektup şu şekilde biter:

Saygılarımla
Baban

Dreverhaven giderayak son hamlesini yaparak, rakibini uzatmalarda nakavt eder. Jacob beklenmedik yenilginin(!) verdiği şaşkınlıkla boş boş bakarak en uzağa yürür.

------------------SPOILER SONU--------------


Uzun zamandır bu kadar iyi bir film izlediğimi hatırlamıyorum. Hele o finali yok mu? Çok güzel...
13 Ekim 1998 Salı


Filmle ilgili karaladıklarımı okuduğumda, aradan geçen yaklaşık onbir seneye rağmen filmin güçlü finalinin hala etkisinde olduğumu gördüm. Nadir rastlanan bir mücevher değerinde. En az bir kere izlemelisiniz. (9/10)

21 Haziran 2009 Pazar

Gonggongui Jeog (2002)

Gonggongui Jeog 2002 yılı mahsulü Woo-Suk Kang tarafından yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Public Enemy olarak da bilinir.


Bir polisin şok intiharı ile açılır film. Kahramanımız Chul-jung Kang'ın ortağı bir görev dönüşü yolda durdukları bir anda kafasına tek kurşun sıkarak intihar eder. İntihar sebebi içişlerinin kirli polisler hakkında yaptığı bir araştırmadır. Kang'ın ortağının saklayacak çok şeyi vardır. Aralarında en çok paraya ihtiyacı olan kişi Kang gibi gözükmesine rağmen onun bu taraklarda bezi yoktur. Karısı bir hırsızın bıçak darbeleri ile ölmüş, iki küçük kızı ve annesi ile beraber yaşamaktadır. Gerçi evine doğru düzgün gittiğini göremeyiz. Kendini tamamen işine adamıştır. Kaba, kural tanımaz, suçluyu yakalamak için her yol mübah gibi yaftalar yapıştırmaktan çekinmeyeceğim Kang sağnak yağmur altındaki bir gece gözetleme görevi sırasında ayıptır söylemesi büyük hacetini gidermek için arabadan çıkar. İşini bir sokak köşesinde hallettikten sonra tam pantalonu toparlayacakken yağmurluklu bir adam ile çarpışır ve eserinin üzerine düşer. Bu pis olay karşısında sinirlenen Kang adama sataşayım derken, yağmurluklu adam Kang'a doğru döner, elindeki bıçak ile Kang'ın gözünün altına façayı atar. Bıçağını düşürmesine rağmen karanlık sokakta kaybolur. Bir süre sonra aynı sokakta yaşlı bir çiftin bıçak ile öldürüldüğü ortaya çıkar. Kang o gün sokakta bulduğu bıçağı kontrole gönderir ve cinayetlerin bu bıçak ile işlendiği anlaşılır. O gün çarpıştığı yağmurluklu adam katilden başkası değildir. Bir süre sonra aynı yaşlı çiftin öldürüldüğü şekilde başka bir cinayet daha işlenir. Polis bir seri katil olabileceğinden şüphelenirken Kang yaşlı çiftin oğluna kafayı takar. Elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen sadece içgüdülerine dayanarak adamın peşine takılır. Olayı iyice kişiselleştiren Kang bu cinayeti çözmek için varını yoğunu ortaya koyacaktır.

Konusunu okuduğunuzda sağlam bir polisiye gerilim filmmiş izlenimi veren Gonggongui Jeog aslında hiç de göründüğü gibi bir film değil. Katil kim gibi bir tribe hiç girmiyor ve yaşlı çiftin öldürüldüğü sahnede katilin oğulları olduğunu gösteriyor. Filmin asıl derdi Kang gibi asla tasvip etmeyeceğimiz tutunamayan bir karakter ile toplum içinde kendine belli bir yer etmiş, evli, başarılı bir işadamının mücadelesi.

Uzakdoğu filmlerine aşina bünyelerin sıklıkla karşılaştığı türler arası gitgeller bu filmde de karşımıza çıkıyor. Polisiye gerilimin yanına komedi sosunu ekleyerek. Birçok eleştirmen bunu olumsuz karşılamış. Filmden, çok sağlam bir polisiye gerilim olacakken sulandırılmış komedi sahneleri yüzünden büyük bir fırsatı kaçırmış gibi bahsediyorlar. Buna kesinlikle katılmıyorum. Film bence bu haliyle gayet başarılı. Komedi unsurunun (ki hiç sevdiğim bir unsur değildir) bu filmde hiç de bahsedildiği kadar abartılı kullanıldığını düşünmüyorum. Bu tarz filmlerde genelde denge hep bir tarafa doğru fazla kaydığından sonuç özellikle batılı seyirciler için pek iştah açıcı olmaz. Ama Gonggongui Jeog öyle değil. Vaadettiği her sözü yerine getiriyor.


Kang çizdiği polis portresi ile akla hemen Clint Eastwood'un can verdiği Harry Callahan'ı getiriyor. Bu yüzden film Dirty Harry serisi filmlerine yakın duruyor. (Dirty Harry düşkünlüğüm sebep olmuştur belki bu filmi sevmeme, kimbilir.)

Chul-jung Kang rolünde Kyung-gu Sol harika bir performans sergiliyor. Diğer oyuncular zaman zaman bu performansın altında ezilse de izleyeni çok fazla rahatsız etmiyor. Yaşlı çiftin öldürüldüğü cinayet sahnesini çok başarılı bulduğumu söylemeden edemeyeceğim.


Aynı kadro ile bu filmin devam filmlerinin çekildiğini ekleyelim: Gonggongui jeog 2 (Another Public Enemy, 2005) ve Kang Chul-jung: Gonggongui jeog 1-1 (Public Enemy 3, 2008).

Sonuç olarak kora kor safkan bir aksiyon filmi peşinde iseniz Gonggongui Jeog sizin için uygun bir tercih olmaz. Amma velakin haftasonu oturmuşum, hem güleyim hem aksiyona doyayım modunda iseniz Gonggongui Jeog hedefi onikiden vuracak bir tercih olacaktır. (8/10)

18 Haziran 2009 Perşembe

kaplan ve çilek ya da RobbyKallePaul

Bir hikayemsi daha buldum aynı defterde. Ne hikmetse gene aynı filmden: RobbyKallePaul (1989, yönetmen Dani Levy) . Bu hikayemsimizi filmin sonunda Malu (Maria Schrader) anlatır. Niyeyse ben de buraya aktarmaya devam ediyorum ya, dur bakalım...


Adamın biri insanları yemekten hoşlanan bir kaplandan kaçmaktadır. Adam kaçar, kaçar, kaçar, bir uçurumun kenarına gelir. Kaplan arkasındadır. Uçurumun az aşağısında bir dal görür. Ona tutunarak aşağı sarkar. Bu arada dal çatlamaya başlar. Yukarıda kaplan, aşağıda uçurum, ölüm kaçınılmazdır. Adam o anda dalın ucunda bir çilek görür. Çileği koparır, ağzına atar ve şöyle der:

"Ne kadar güzel bir çilek!"

17 Haziran 2009 Çarşamba

RobbyKallePaul ya da boka batma...

Eski defterlerimi karıştırmaya devam ediyorum bu aralar. 25 Haziran 1996 sabahı 03:40 gibi RobbyKallePaul (1989, yönetmen Dani Levy) isimli filmi izledikten sonra aşağıdaki hikayemsiyi not almışım nedense. Hikayemsi filmin başında Henny (Anja Franke) tarafından anlatılır efenim. Peki ben bunu neden buraya aktardım. İnan bilmiyorum...


Bir gün bir fare sadece kuyruğu dışarıda kalacak şekilde bokun içine düşer. Çıkmaya çabalarken o taraftan geçmekte olan bir kedi bunu görür. Kuyruğundan tuttuğu gibi yer.

Bu küçük hikayemsiden çıkarılacak sonuçlar:

*** Etrafta seni yiyecek bir kedi varsa önüne dikkat et!

*** Boka batma!

*** Hadi boka battın, bari kuyruğunu dışarıda bırakma!

9 Haziran 2009 Salı

Xich Lo (1995)

Xich Lo 1995 yılı mahsulü Anh Hung Tran tarafından yönetilmiş olan Vietnam / Fransa / Hong Kong ortak yapımı bir film. Cyclo olarak da bilinir. Ülkemizde Bisikletçi ismiyle vizyona girmişti. Şair rolünde Tony Leung Chiu Wai döktürüyor.


Beni en çok etkileyen filmlerden biridir Cyclo. Film hakkında aklımda kalanlar ile 17 Şubat 1996 tarihinde Beyoğlu Beyoğlu sinemasında filmi izledikten sonra aldığım ufak notların bileşkesinden aşağıdaki kopuk yazı ortaya çıktı. Filmi izlememiş olanlar varsa bu yazıyı okumamalarını tavsiye ederim. Film ile ilgili birçok SPOILER barındırmaktan öte filmin nerdeyse tamamını anlatmaktadır. Arzederim.


Bisikletçi, Kadın Patron'a ait bir bisiklet taksiyi günde 5.000 dong vererek işletmektedir. Ayrıca 200.000 dong tutarında bir depozito ödemiştir. Annesi doğum esnasında, babası ise trafik kazasında ölmüştür. Dedesi ve biri kendisinden büyük diğeri küçük iki kızkardeşi ile beraber sefalet ve yokluk içinde yaşamaktadır. Dede bisiklet lastiği tamir eder, küçük kızkardeş ayakkabı boyar, büyük kızkardeş ise hem evi çekip çevirir, hem de fahişelik yapar. Şair ve iki adamı Kadın Patron ve Mr. Lullaby için çalışır. Şairin burun kanaması belli durumlarda boy gösterir. Anne ve babası yaşamaktadır ama babası onu reddetmiştir. Sebep: pis işlere bulaşması.

Büyük bir savaş sonrası Vietnam'ın Ho Chi Minh City şehrinin genel görünümü bahsi geçen karakterlerin çevresinde gelişen olaylar dizgesi ile çarpıcı ve şairane bir dille yansıtılır.

Kadın Patron genç yaşta aşık olup evlenmiş, akli dengesi bozuk bir çocuk yapmıştır. Genç kocası evi terkedince dizginleri eline almış, çok sevdiği, deliler gibi bağlı olduğu, durmaksızın bir balık gibi ağzını açıp kapayan oğlu için elinden geleni ardına koymamıştır. Şair büyük kızkardeşe aşık olur ama onu emrinde çalıştırdığı diğer fahişelerden farklı bir yere koyamaz. Büyük kızkardeş bakiredir ve kentin zenginlerinin fantezilerine onlarla yatmadan hizmet eder.


Şairin yıkım süreci acımasız bir müşterinin büyük kızkardeşin bekaretini bozması ile başlar. Şairin intikamı korkunç olur ama rahatlayamaz. Evini, eşyalarını, bütün parasını ve en sonunda kendini yakar. Yangını söndürmek üzere yola çıkan itfaiye araçları başka bir sonun habercisidir. Kadın Patron'un biricik oğlu bu araçlardan birinin altında kalarak can verir. Olayın şahitlerinden biri de kalabalığın arasına karışmış olan büyük kızkardeştir.

Bir gün Bisikletçi'nin bisiklet taksisi çalınır. Aslında çalan kişi Kadın Patron için çalışan başka birisidir. Artık Kadın Patron'un kölesi durumuna düşen Bisikletçi, Şair ve adamları tarafından bir eve kapatılır. İlk olarak ona bir yeri kundaklama görevi verilir. İşini başarıyla yerine getiren Bisikletçi bu iş karşılığında iyi bir para alır. Bundan sonra kendisine verilen her işi yapmaya başlar. En son ondan birini öldürmesini isterler. O gece çok içen Bisikletçi kendinden geçer, bütün vücudunu maviye boyar, başka alemlere dalar. Ertesi sabah çete işlerinden kovulur ama canı bağışlanır. Biriktirdiği para ile yeni bir bisiklet taksi alır. O ve ailesi şehrin kalabalığına karışırken film sona erer.


Filmden akılda kalan çarpıcı sahneleri sıralamak isterim;

*** Karakterlerin çevresinde birşeyler olup biterken arka fonda daima hareket halinde olan bir kent görünümü vardır. Bu hareketi hiçbir dış etken durduramaz. Ne bir kaza, ne bir cinayet, ne de bir hırsızlık vakası. Hiç kimsenin bir diğerinin işine karışmadığı edilgen bir topluluk.


*** Bisikletçi'nin kapatıldığı odada balkona açılan kapının yanında kaçak yapan bir elektrik prizi vardır. Film boyunca üç kişi bu priz sebebiyle çarpılır.

*** Bisikletçi'nin sarhoş olduğu gece odada yaşadıkları başka bir diyara ait masal gibidir: bütün vücudunu maviye boyaması, balıkla yaptığı danslar, boyanın odada akışı, akvaryuma giren kurşun ve suyun odaya akması.


*** Bisikletçi'nin kundaklama olayından sonra pis bir nehire atlayıp kaçarak odaya gelir. Bisikletçi'nin yüzü yakın çekim olarak verilir. Birtakım mikro organizmalar yüzünde hareket etmektedir. Dudaklarının arasından ağzına doğru girenler de cabası.

*** Kadın Patron'un oğlunun kendini sarıya boyaması. Ayrıca öleceği gece itfaiye arabaları ile oynar. Başka bir çocuğun patlattığı torpilden panikler, koşmaya başlar. Bu koşu onu can vereceği itfaiye aracının altına doğru sürüklemektedir.

*** Büyük kızkardeş Şair'in kendini yaktığını öğrenir. Elinde tütsüler ile büyük bir bayramı kutlayan kalabalığa karışıp şuursuzca dolaşmaya başlar. Bu arada iş üstündeki yankesiciler, cebindeki para ile birlikte Şair'in beş yaşındaki halini gösteren fotoğrafı da çalar.

*** Şair'in büyük kızkardeşi bozan adamı damda öldürdüğü sahne. Bıçak yaraları, adamın can çekişi ve kentin gürültüsü birbirine geçer. (Filmdeki tek kötü oyunculuk bu sahnedeki ölen adama ait.)

*** Şair'in kendini yaktığı sahne.

*** Renkler. Bütün filme damgasını vuran renkler. Birçok sahnede herşey ve/veya herkes donuk ve mat renklerin hakimiyetinde iken ani sürprizler ile patlayan canlı renkler. Sarı ve mavi boya, kırmızı elbise, sarı yıkama tası (kurna mıydı o?) gibi.

Son söz: Harika bir film... (9/10)

6 Haziran 2009 Cumartesi

Fritt Vilt II (2008)

Fritt Vilt 2 2008 yılı mahsulü Mats Stenberg tarafından yönetilmiş olan Norveç yapımı bir film. Cold Prey 2 olarak da bilinir. Yönetmenin ilk filmi.


Fritt Vilt (2006, yönetmen Roar Uthaug) filminin uluslararası başarısından sonra filmin devamının çekilmesine karar verildi. İlk filmde Jotunheimen bölgesinde snowboard yapmaya giden beş arkadaşın aralarından birinin ayağının kırılması sonucu terkedilmiş bir otele sığınmak zorunda kalmaları ve bu otelde hala yaşamakta olan birinin saldırısına uğramaları anlatılmıştı. Bu saldırı sonucu tek hayatta kalan kişi Jannicke (Ingrid Bolsø Berdal) olmuştu.


İkinci film Jannicke'in hastaneye getirilmesiyle başlar. Verdiği ifade sonrası tarif ettiği bölgede polis tarafından bir araştırma yapılır. Beş adet ceset bulunur. Cesetler hastaneye getirilir. Cesetlerden dördü Jannicke'in arkadaşlarına aittir. Beşincisi ise malum katilimize. Öldürmeyen Allah öldürmez; katil, hastane çalışanlarının yoğun çabası ile tekrar hayata döner. Terör bu sefer Norveç'in kırsalındaki boş sayılabilecek hastanede esmektedir. Katil önüne gelen herkesi öldürürken Jannicke'in ölmeye hiç niyeti yoktur.


Katilin yeniden canlanması hikayesi biraz zorlama olsa da çok fazla can sıkmıyor. Hollywood sağolsun, kimlerin geri döndüğünü görmedik ki. Bu noktayı gözardı edersek elimizde gayet sağlam bir kurtuluş (survival) hikayesi anlatan vasat üstü bir slasher kalıyor. Özellikle Jannicke rolündeki Ingrid Bolsø Berdal ilk filmdeki performansının üzerine ekleyerek dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. (Hastası oldum.)















Hastane iç çekimlerde karanlık koridorlarda takip sahneleri atmosfer açısından isteneni fazlasıyla veriyor. Jannicke'in "katil (stalker) asla ilk vurduğunda ölmez" kuralını iki filmdir bizzat defalarca tecrübe etmesine rağmen hala öğrenememesi manidar. Gerçi filmin sonunda öğrendiğini sözleri ve hareketleri ile belli ediyor. Geç olsun da güç olmasın derler, Jannicke için güç oluyor ama neyse ki geç olmuyor. Slasher sevenlerin atlamaması gereken bir film. (7/10)

5 Haziran 2009 Cuma

Hallettsville (2009)

Hallettsville 2009 yılı mahsulü Andrew Pozza tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Pozza'nın ilk yönetmenlik denemesi. (Umarım son olur.)


Film kahramanımız Tyler'ın büyükannesinin cenazesi ile başlar. Hallettsville'deki evi Tyler ve ailesine miras kalmıştır. Annesi evi hemen satmak niyetindedir. Tyler yanına (niye olduğunu filmin güdük finalinde anladığımız) tekrar barıştığı eski sevgilisi ve beş arkadaşını alarak haftasonunu geçirmek üzere büyükannesinden kalan eve gider. Yolda Hallettsville Şerifi David (Gary Busey) gençleri durdurup taşkınlık yapmamaları konusunda uyarır. Evde geçirdikleri ilk gece Tyler 1901 senesinde kasabada gerçekleşmiş olan katliamdan bahseder. Kasaba okulunun öğretmeni nedeni belli olmayan bir sebepten dolayı geçirdiği cinnet sonrası okuldaki bütün çocukları öldürür ama yakalanamaz. Klişe ötesi bir korku filmi için gerekli olan bütün ögeler biraraya gelmiştir. Ölümler başlayabilir.

Film hakkında söyleyecek fazla birşeyim yok. Berbat bir film. B-filmlerin gediklisi Gary Busey (ki kendisi Kurtlar Vadisi: Irak filminde de rol almıştır.) sınırlı süresi nedeniyle filme katkı yapamıyor.

Sonuç olarak ismini Texas eyaletine bağlı Hallettsville'den alan film hiçbir açıdan tatmin etmiyor. İzlemek zaman kaybı olacağından ısrarla uzak durun diyorum. (0/10)

4 Haziran 2009 Perşembe

Night of the Living Dead (1968) ve sonrası

Night of the Living Dead 1968 yılı mahsulü George A. Romero tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Filmi bilmeyen yoktur ve film üzerine söylenmemiş laf kalmamıştır diyerek bir an önce yazının ana amacına geçmek istiyorum.


Hazır filmin Night of the Living Reanimated ismi ile yeni bir animesinin yapıldığını duyurmuşken diğer yeniden yapımlara bir göz atmak istedim. İlk olarak 1990 yılında makyaj ve özel efekt dehası Tom Savini tarafından aynı isimle fena olmayan bir yeniden yapımı (remake) çekildi. Renkli olarak çekilen bu film, gore seviyesi tatminkar olsa da selefinin gölgesinde kalmaktan kurtulamadı.


2006 yılında Jeff Broadstreet tarafından çekilmiş olan Night of the Living Dead 3D isminde hatırlamak istemediğim bir yeniden yapım daha var. Rob Zombie'nin yönettiği House of 1000 Corpses (2003) ve The Devil's Rejects (2005) filmlerindeki Captain Spaulding karakteri ile tanınan Sid Haig başrolde.


2005 yılında filme deneysel olarak yaklaşmaya çalışan Dean Lachiusa imzalı Night of the Living Dead Survivor's Cut faciasını ise ne siz duymuş olun ne de ben söylemiş.


Bir de James Riffel imzalı Night of the Day of the Dawn of the Son of the Bride of the Return of the Terror (1991) isminde garip bir film var. Romero'nun orjinal filminin bütün ses kanallarını silip üzerine komik diyalogların (monolog da diyebiliriz çünkü film boyunca sadece Riffel konuşuyor) kaydedildiği.

Son olarak Night of the Living Dead filminin isminden kelime oyunları yaparak türetilmiş film isimlerini yazalım:

* Night of the Living Bread (1990) (kısa, y.Kevin S. O'Brien)

* Night of the Living Date (1992) (y.Les Sekely)

* Children of the Living Dead (2001) (y.Tor Ramsey)

* Night Off of the Living Dead (2004) (kısa, y.Richard Matthews)

* Night of the Day of the Dawn of the Son of the Bride of the Return of the Revenge of the Terror of the Attack of the Evil, Mutant, Hellbound, Flesh-Eating Subhumanoid Zombified Living Dead, Part 3 (2005) (y.James Riffel)

* Knight of the Living Dead (2005) (y.Bjarni Gautur)

* Flight of the Living Dead (2007) (y.Scott Thomas)

* Plight of the Living Dead (2007) (kısa, y.Michael Klein)

* Night of the Living Dead Mexicans (2008) (kısa, y.Nicholas Humphries)

* Opening Night of the Living Dead (2008) (kısa, y.Shalena Oxley)

Night of the Living Dead Reanimated

George A. Romero'nun kült klasiği Night of the Living Dead (1968) bu sefer anime olarak geri dönüyor. Filmi sahne sahne ayırıp birbirinden farklı işlere imza atmış olan farklı sanatçılara teslim etmişler. Bu farklı türler arasında CGI, kukla, flash, el ile çizilmiş animasyon, yağlı boya ve hatta dövme bile var.


Şimdiden ortaya nasıl birşey çıkacağını merak eder oldum?

Daha fazla bilgi için siteyi ziyaret edip fragmanlara göz atabilirsiniz:

http://www.notldr.com/

2 Haziran 2009 Salı

Mission Zero (2007)

Mission Zero 2007 yılı mahsulü Kathryn Bigelow tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir reklam filmi. Başrolde ise kendisini oynayan Uma Thurman var.


Yönetmen Bigelow olunca hakkında iki kelam etmeden olmaz. 1951 doğumlu Kathryn Bigelow en sevdiğim kadın yönetmenlerden biri, belki de birincisi.


Filmografisine göz attığımızda bunun sebebi kolaylıkla anlaşılabilir gibi:

# The Hurt Locker (2008) : Irak üzerine çekilmiş en gerçekçi filmlerden biri, çok etkileyici. Kısa rollerde Guy Pearce, Ralph Fiennes ve David Morse'u görmek keyifli.


# Mission Zero (2007)

# K-19: The Widowmaker (2002) : Kötü bir denizaltı filmi.Harrison Ford ve Liam Neeson başrolde.


# The Weight of Water (2000) : Vasat bir gerilim. Ulrich Thomsen, Sean Penn ve Elizabeth Hurley başrolde.


# Strange Days (1995) : Hikaye ve senaryo James Cameron, harika bir aksiyon. Başroldeki Ralph Fiennes'in en iyi filmi. Kadroda Angela Bassett, Juliette Lewis, Tom Sizemore ve Vincent D'Onofrio da var.


# Wild Palms (1993) (1 bölüm) : Twin Peaks (1990) tadında bir TV dizisi.


# Point Break (1991) : 90'ların en afili aksiyon filmlerinden biri. Patrick Swayze ve Keanu Reeves başrolde.


# Blue Steel (1989) : Jamie Lee Curtis hatrına izlenebilir bir polisiye.


# Near Dark (1987) : En sevdiğim vampir filmlerinden biri. Lance Henriksen ve Bill Paxton kadroda.


# The Loveless (1982) : Monty Montgomery ile beraber yönettiği filmde Willem Dafoe başrolde.


# The Set-Up (1978) : Kısa film.

Neden daha çok film yönetmediğini merak ettiğim Bigelow'un yönetmenlik koltuğuna oturduğu her filme imzasını bastırarak attığını söyleyebilirim. Mission Zero'ya gelirsek, Pirelli için çektiği bu reklam filminin süresi 9 dakika.

Thurman villasından Kill Bill sarısı Lamborghinisi ile ayrılır. Peşinde olan birileri kendisini öldürmek istemektedir. Bol bol lastik yakın çekimli kovalamaca sahneleri izledikten sonra araya bir restoranda bıçak atma sahnesi girer. (bkz: Kill Bill) Restoran sahnesinden sonra kovalamaca hız kesmeden devam eder. Ta ki sürpriz sona kadar.


BMW'nin başlattığı ünlü yönetmenlere kısa film şeklinde reklam filmleri çektirme furyasına Pirelli de katılmış. İyi de yapmış. (7/10)