20 Şubat 2009 Cuma

Ten Minutes Older: The Cello (2002)

It was as if the mountains
when seen through many millenniums
would rise and fall
like waves in water.

The Mythology of Vishnu


Yukarıdaki sözlerle başlayan Ten Minutes Older serisinin ikinci filmi Ten Minutes Older: The Cello 2002 yılı mahsulü İngiltere / Almanya / Fransa ortak yapımı bir film. Ana temanın ilk filmdeki gibi "zaman" olduğu seçkide sekiz adet kısa film yer alıyor. Burda da yönetmenler dertlerini on dakikada anlatmak durumundalar.


Histoire d'eaux:

İlk kısamızın yönetmeni Bernardo Bertolucci pek sevdiğim büyük usta Pier Paolo Pasolini'nin yönettiği ilk film olan Accattone (The Procurer, 1961) filminde yardımcı yönetmen olarak görev almıştı. 1940 doğumlu İtalyan yönetmen ilk yönetmenlik deneyimini ise senaryosunu Pasolini'nin yazdığı La Commare Secca (The Grim Reaper, 1962) ile yaşadı. O günden bu yana an itibariyle 22 adet film yönetmiş durumda. En beğendiğim filmlerinin isimlerini burada anmak isterim: balkon demirlerine sakız yapıştırma sahnesini unutamadığım Ultimo Tango a Parigi (Last Tango in Paris, 1972), Robert De Niro ile Gérard Depardieu'nun karşılıklı döktürdükleri Novecento (1900, 1976) ve bence politik bir başyapıt olan Il Conformista (The Conformist, 1970). Konuyu fazla dağıtmadan ilk kısamıza dönelim.


Özellikle son dönem filmlerinden alışılageldiği üzere rengahenk görselliklerin ustası sayılan Bertolucci bu kısasını siyah beyaz olarak çekmeyi uygun görmüş. Eski bir Hint masalından yola çıkılan hikayede Hintli bir göçmenin İtalya'da yaşadıkları bol bol ileri sarılarak anlatılıyor. Esas kaygı sabırsızlık olunca da bu ileri sarmalar mükemmel bir şekilde yerine oturuyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir kısa film. Bu arada başroldeki aktris Valeria Bruni Tedeschi sizce de X-Files dizisinden Ajan Dana Scully'e (Gillian Anderson) biraz fazla benzemiyor mu?

About Time 2:

İkinci kısanın yönetmeni Mike Figgis. Ünlü İngiliz yönetmen Figgis ara ara Hollywood ile flört etmesine rağmen her filmine imzasını atmayı başarabilenlerden. Seçkimizin de ana teması olan zaman ile alakalı Timecode (2000), Figgis dendiğinde aklıma ilk düşen filmi.


Nitekim bu kısa filmde de Timecode ile başladığı deneysel sürece devam ediyor Figgis. Ekranı dörde bölerek anlatıyor derdini. Figgis, bir insan ömrünün çocukluk, ergenlik, yaşlılık ve ölüm gibi belli başlı süreçlerini ekranın dört ayrı köşesinde bazen birbirinin içine geçerek, bazen birleştirerek gösteriyor. Devamlı iletişim çabası içinde olan bu süreçler bunu bir türlü başaramıyorlar. Deneysel fikirlere açık olanlar için.

One Moment:

Jirí Menzel tarafından yönetilmiş olan One Moment seçkinin üçüncü kısa filmi. 1938 doğumlu Çek yönetmen Menzel'in ismini pek sık duysam da bugüne kadar filmleri ile bir yakınlaşmam olmadı.


1920 - 1994 yılları arasında yaşamış olan Çek aktör Rudolf Hrusinsky'nin aktörlük kariyerindeki filmlerden görüntüler eşliğinde bir insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği evreler şiirsel bir dille anlatılıyor. One moment diye başlayan film, ten minutes, our life is not a great deal longer diyerek bitiyor. Başarılı bir kısa.

Ten Minutes After:

Ten Minutes After 1938 doğumlu Macar yönetmen István Szabó tarafından yönetilmiş. Özellikle Mephisto (1981) filminin İstanbul'da bir hayli ses getirdiğini hatırlıyorum. (Film Türkiye'de ancak 1990'da vizyona girebilmişti.)


Klasik bir her daim sıkılan ev kadını evlilik yıldönümleri münasebetiyle güzelce bir akşam yemeği masası hazırlamış, kocasını beklemektedir. Kocası eve sarhoş gelir. Gece ummadıkları bir şekilde kabusa dönmek üzeredir.

Açıkcası pek sevemediğim bir bölümdü bu. Aslında neden sevemediğimi de anlamış değilim ya, neyse.

Vers Nancy:

Seçkinin tek kadın yönetmeni olan Claire Denis sıradaki kısayı yönetmiş. Denis enterasan bir yönetmen. Filmografisinden özellikle iki filmi çok severim; farklı bir yamyam hikayesini anlatan Trouble Every Day (2001) ve yalın anlatımıyla büyüleyen J'ai pas Sommeil (I Can't Sleep, 1994).


Bir tren yolculuğu esnasında aksanından göçmen olduğu anlaşılan bir kız ile yazar Jean-Luc Nancy arasındaki zaman-mekan konulu diyalogu izleriz. Nancy, zaman ve mekan kavramları üzerinden göçmenlik ve Avrupalıların kendi memleketlerine göç eden göçmenler hakkında düşündüklerini anlatır. Her güzel sohbeti bitiren şey hep zaman olmuştur, aynı bu kısa filmde on dakikanın yaptığı gibi.

The Enlightenment:

Sıradaki kısanın yönetmeni Volker Schlöndorff. 1939 doğumlu Alman yönetmenin ismi zikredildiğinde eminim pek çok insanın gözü önüne Die Blechtrommel (The Tin Drum, 1979) isimli filmin afişi geliyordur.



The Enlightenment bir karavan parkındaki barbekü partisi görüntüleri üzerine anlatıcının Augustinus (M.S. 354-430) uyarlaması bir metni okumasından ibaret. Ana konu tabii ki zaman ve insanın zamanı algılayabilmesi üzerine. Üç çeşit zaman vardır; geçmişde kalan an, şu anda yaşadığımız an ve gelecekte yaşayacağımız an. Ama bunlardan sadece biri gerçektir. Şimdi. Şu an. Keyifle izlenen bir kısa çekmiş Schlöndorff.

Addicted to the Stars:

Sıradaki kısayı 1946 Yeni Delhi doğumlu Michael Radford yönetmiş. Az ama öz film çekenlerden İngiliz yönetmen. 1984 (1984) ve Il Postino (1994) coğrafyamızda en bilinen ve sevilen filmleri. Ben Asia Argento'nun hatırına B. Monkey (1998) filmini de eklerim bunlara.


Kısa filmimizde uzunca bir uzay yolculuğu sonrası dünyaya dönen iki astronotun hikayesi anlatılıyor. Astronotların ikisi de tanıdık isimler: son James Bond Daniel Craig ve Fine Young Cannibals grubunun (She Drives Me Crazy) solisti olarak da tanıdığımız Roland Gift. Yolculuğun üzerinden dünyada yıllar geçmiş olmasına rağmen Cecil'in (Craig) vücudu sadece on dakika yaşlanmıştır. Cecil, ilk iş olarak küçük bir çocuk iken geride bıraktığı oğlunu görmeye gider. Ama oğlu ölüm döşeğindedir. Radford'dan zaman üzerine hafif bir güzelleme.

Dans le noir du temps:

Son kısa filmin yönetmeni ise Jean-Luc Godard. Godard için söylenecek söz çok. Birkaç başlık sayayım; Les cahiers du Cinéma, À bout de souffle (Breathless, 1960), Anna Karina, Le Petit Soldat (The Little Soldier, 1963), Jean-Paul Belmondo, Une femme est une femme (A Woman Is a Woman, 1961), François Truffaut, Pierrot le fou (1965), the French New Wave, Anne Wiazemsky, Bande à part (Band of Outsiders, 1964), Nicholas Ray...



Godard'dan zamana, insanlığa ve sinemaya acıyan ve hor gören bir bakış. Umutsuz bir bakış.

Sonuç itibariyle serinin ilk filmi Ten Minutes Older: The Trumpet'i aratsa da göz atmakta fayda olan bir eser. (7/10)

12 Şubat 2009 Perşembe

Ten Minutes Older: The Trumpet (2002)

Time is a river
the irresistable flow of all created things.
One thing no sooner comes into view
than it is hurried past and another takes its place
only to be swept away in turn.

Marcus Aurelius - Meditations

Yukardaki sözlerle açılan Ten Minutes Older: The Trumpet 2002 yılı mahsulü birbirinden değerli yedi farklı yönetmen tarafından yönetilmiş olan yedi kısa filmden oluşmuş İspanya / İngiltere / Almanya / Finlandiya / Çin ortak yapımı bir film. Her yönetmen derdini on dakika içinde anlatmak durumunda.


Dogs Have No Hell:

İlk kısa filmin yönetmeni Finlandiya yöresinden Aki Kaurismäki. Nedensiz bir şekilde çok sevdiğim bu adamın ismini ne zaman ansam, köprüaltından bir arkadaşımdan bahsediyormuşum gibi gelir bana. Sanırım bunun sebebi "zombi" lakaplı Finlandiyalı alkolik bir basçının hikayesinin anlatıldığı Zombie ja Kummitusjuna (Zombie and the Ghost Train, 1991) isimli film. (Filmde basçı kardeşimiz birkaç aylığına İstanbul'a gelir, sokaklarda çoğunlukla da köprüaltında yaşar.) Halbuki bu filmin yönetmeni Aki değil, Aki'nin kardeşi Mika Kaurismäki.

Dogs Have No Hell'e dönersek, filmde hapisten yeni çıkan bir arkadaşın yeni bir hayata doğru koşar adım gidişi anlatılıyor. Tabii ki az ve öz diyalogları ile tanınan "Aki" stilinde.


Ayrıca başroldeki hatun kişi Kati Outinen için de ekstra bir övgü cümlesi eklemek durumundayım. Gene Aki tarafından yönetilmiş olan Kauas pilvet karkaavat (Drifting Clouds, 1996) isimli filmindeki performansı hala akıllarda. Bu kısada da benzer bir rolde karşımıza çıkıyor. Önceki filmden idmanlı olduğu için bu kısada da sekmiyor bile Outinen.

Kısanın şiir gibi final diyalogunu da buraya alalım tam olsun:
Biri erkek biri dişi iki kişi gecenin köründe trendeler,
(E: erkek, D: dişi)

E: Look outside.
D: What?
E: All dark outside.
D: So what?
E: But we are here.

Lifeline:

İkinci kısamızın yönetmeni Víctor Erice. 1940 İspanya doğumlu yönetmen ile daha önce yollarım kesişmemiş. Bu kısada kendisini ilk kez izliyorum.


İkinci Dünya Savaşı sırasında İspanya kırsalında bir çiftlik evinde geçen bu kısada büyük aile olarak tanımlayabileceğimiz aile bireylerinin günlük meşgalelerinden kesitler siyah beyaz görüntülerle veriliyor. On dakika içinde, harika görüntüler eşliğinde bu büyük aileyi bize tanıtmayı başaran güçlü bir kısa.

Ten Thousand Years Older:

Üçüncü kısanın yönetmeni Werner Herzog. Nedense her daim mesafeli yaklaşmayı tercih ettiğim bu yönetmen izlediğim her filminden sonra beni şaşırtmayı başarmıştır. Her zaman titiz bir yaklaşımla elindeki malzemeden alınabilecek en iyi sonucu almayı başarabilen nadir yönetmenlerden. Zaman zaman bu durum oyuncuları ile arasında gerginlikler yaratsa da. (Klaus Kinski ile aralarında geçen efsanevi kavgaları duymayan yoktur sanırım.)


Ten Thousand Years Older Brezilya'nın balta girmemiş ormanlarının derinliklerinde medeniyetten bihaber bir kabilenin yirmi seneki önceki keşfini anlatan görüntüler ile başlıyor. Sonrasında aynı kabilenin medeniyet(!) ile tanıştıktan yirmi sene sonra bugünkü durumunu gösteren görüntüler ile devam ediyor. Herzog bu yirmi senelik farkla gösterdiği görüntüler ile medeniyetin tanımını yapma gayretinde. Biz izleyenleri de kendi medeniyet tanımımızı yapmamız için zorluyor. Anlatım açısından yer yer The Blair Witch Project (1999) tadını veriyor.

Int. Trailer. Night:

Sıradaki kısanın yönetmeni en sevdiklerimden Jim Jarmusch. Bu adam hakkında ne desem hep eksik kalıyor. En çok kural bozucu huyunu seviyorum. Sinema dilinin olmazsa olmaz kurallarını bir bir parçalamaktan ayrı bir keyif duyduğuna eminim. İzlerken (o edilgen halimle) aldığım keyfi düşündüğümde varıyorum bu sonuca.


Int. Trailer Night bir film setinde geçiyor. Daha doğrusu bu film setine ait bir aktrisin dinlendiği karavanda. Aktris ablamızın bir sonraki sahneye kadar on dakika boşluğu vardır. Jarmusch bize bu on dakikayı anlatıyor bu siyahbeyaz kısada. Olabildiğince sade ve müdahele etmeden.

Twelve Miles to Trona:

Sıradaki kısanın yönetmeni büyük ustalardan Wim Wenders. En iyi yaptığı işlerden biri olan yol filminden bir tadımlık sunuyor bize. Kısanın kahramanı arabasıyla şehirlerarası yolda herhangi bir hastaneye ulaşmaya çalışmaktadır. Başı dönmekte etrafındakileri net olarak görememektedir. Ya da olduğundan farklı olarak algılamaktadır da diyebiliriz.


Özellikle arabayla yolda gittiği sahnelerdeki gerginlik direkt olarak izleyicinin üzerine aktarılıyor. Çok başarılı.

We Wuz Robbed (A Spike Lee Joint):

Spike Lee, George W. Bush'un kazandığı seçimlerde özellikle Florida eyaletinde kopan yaygaraları anlatıyor. Lee, seçim anını yaşayanların anlattıklarını araya girmeden üst üste bindirerek on dakikada bombardıman şeklinde veriyor. Bush'un oyları nasıl çaldığını Al Gore ve seçim kampanyasında görevli yetkililerden dinliyoruz. Özgürlüğün ve demokrasinin beşiği gibi ultra sıfatlarla isimlendirilmeyi seven ABD'den bir seçim hikayesi.


100 Flowers Hidden Deep:

Seçkideki son kısa Chen Kaige'den. Çin Sinemasının varlığını batı dünyasına farkettiren önemli yönetmenlerden biri Kaige.


Beijing şehrinde (ya da Pekin mi demeli) evden eve taşıma yapan bir şirkete ait kamyonetin önünü kesen yaşlı bir adam kendi evindeki eşyaları taşıtmak ister. Beraber adamın evine(!) giderler. Ortada ev falan yoktur. Beijing artık eski Beijing değildir ve asla eskisi gibi olmayacaktır.

Sonuç itibariyle birbirinden lezzetli yedi kısa filme evsahipliği yapan Ten Minutes Older: The Trumpet'i hala görmediyseniz geç sayılmaz. (7/10)

10 Şubat 2009 Salı

Grindstone Road (2008) ya da Fairuza Balk

Grindstone Road 2008 yılı mahsulü Melanie Orr tarafından yönetilmiş olan Kanada yapımı bir film. Başrollerde Fairuza Balk (Hannah Sloan), Greg Bryk (Graham), Joan Gregson (Linda) ve Walter Learning (Ted) var.


Hannah yakın zamanda küçük oğlu ile bir trafik kazası geçirmiştir. Kaza sonrası oğlu Daniel komaya girmiş ve yaklaşık bir yıldır da komadadır. Bunun sorumluluğu altında ezilen Hannah tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek çocukluğunu geçirdiği kasabaya taşınmaya karar verir. Psikiyatrist olan kocası Graham da onu bu kararında destekler. Tabii ki Hannah kasabadaki en tekinsiz evi kiralamaktan da imtina etmez. Evde bir gariplik vardır. Daniel isimli başka bir çocuğun hayaleti evin içinde cirit atmaktadır. Bir süre sonra kendini tamamen bu olaya kanalize eden Hannah, huzursuz hayalet Daniel'in başına neler geldiğini çözmeye ant içer.


Konusundan da görüldüğü üzere zilyon kere filme alınmış bir konu üzerinde odaklanıyor Grindstone Road. Peki bu klişe konu için farklı açılımlar (birilerinin kulakları çınlıyordur!?) mı sunuyor? Hayır. Değişik çekim teknikleri, kurgu harikaları mı yaratıyor? Hayır. Daha önce defalarca anlatılmış bir konuyu hiç utanmadan, sıkılmadan yeniden anlatıyor. Bunu türe bir yenilik katmayı bırakın aksine türün başarılı örneklerinin yanına dahi yanaşamayan bir şekilde sunuyor.

E peki adama sorarlar, sen neden izledin bu filmi? Cevap basit; Fairuza Balk. 1974 doğumlu bu hatun kişi ilk olarak dikkatimi Things to Do in Denver When You're Dead (1995, yönetmen Gary Fleder) isimli başarılı suç filminde çekmişti. Akabinde The Craft (1996, yönetmen Andrew Fleming) ile başrol keyfini sürmüştü. The Craft büyü ve büyücülük soslarına bulanmış fantastik bir eğlencelikden ibaretti. Ama Balk yüzünden bu film de nedense hafızamda kalıcı bir yer edinmiş. Aynı sene içinde The Island of Dr. Moreau (1996, yönetmen John Frankenheimer) filminde Marlon Brando, David Thewlis, Ron Perlman ve Val Kilmer karşısında ezilmeden oynaması oyuncu hakkında umutlarımı artırmıştı. Arada American History X (1998, yönetmen Tony Kaye), Almost Famous (2000, yönetmen Cameron Crowe), Don't Come Knocking (2005, yönetmen Wim Wenders) gibi iyi filmlerde güzel roller bulsa da asla bir istikrar tutturamadı. Ben bunun sebebinin sinema dışında bir yerlerde olabileceğini düşünüyorum ama tam olarak bir bilgim de yok.


Bütün bir paragraf boyunca adı geçen filmlerde Balk hep genç kız rollerinde idi. Yetişkin birini oynamamıştı. İşte beni Grindstone Road filmini izlemeye iten sebep. Balk (eğer arada izlemediğim filmlerinde oynadıysa bilemem) ilk defa yetişkin birini, bir anneyi canlandıracaktı. Bunu görmek istedim.

Peki beni buna pişman etti mi? Kocaman bir evet. Siz siz olun bu filmden uzak durun. Benim gibi Fairuza Balk düşkünlüğünüz olsa bile. (1/10)

8 Şubat 2009 Pazar

Istoria 52 (2008)

Istoria 52 (Tale 52) 2008 yılı mahsulü Alexis Alexiou tarafından yönetilmiş olan Yunanistan yapımı bir film. Alexiou'nun ilk uzun metraj çalışması.


Film yemek hazırlığında olan bir adamın evinde başlar. Iasonas kendi işinde başarılı bir mimardır. Ortağı ile beraber kurdukları firmada çalışmakta, artık projelerini evinde hazırladığı için çok da fazla dışarı çıkması gerekmemektedir. Akşam yemeğine iki arkadaşı eşleri ile katılır. Yalnız yaşayan Iasonas ile tanışması için eşlerden birinin arkadaşı olan Pinelopi de yemeğe davet edilir, ufaktan çöpçatanlık için organize edilmiş bir yemek. İkili o gece gayet iyi anlaşırlar. Sonraki günlerde de devam eden ilişki sonrası Pinelopi Iasonas'ın yanına taşınır.


Konuya devam etmeden önce bir parantez açıp Iasonas ile ilgili biraz bilgi vermek durumundayım. Aç parantez. Iasonas kesinlikle takıntılı bir arkadaş. Asla ilaç kullanmamak, saat ne kadar geç olursa olsun fiziksel durumu ne kadar namüsait olursa olsun ertesi güne bulaşık bırakmamak, dişlerini parçalarcasına kanatana kadar fırçalamak gibi sabit alışkanlıklarından da görüldüğü üzere maksimum düzeyde hijyen takıntısı bulunuyor. Bariz bir güven sorunu var. Bütün bunların yanında fiziksel olarak da sorunları var. Senelerdir devam eden korkunç bir başağrısı ve çınlama sorunundan muzdarip olduğunu öğrendiğimiz Iasonas ısrarla doktora gitmiyor. Ayrıca evindeki duvarlarda rutubet nedeniyle kalkmış boyalar, dökülen sıvalar Iasonas'ın fiziksel ve ruhsal çöküntüsünün işaretleri olarak veriliyor. Kapa parantez.

Başlarda ikili arasında herşey gayet yolunda gitmektedir. Iasonas başka birisiyle beraber yaşamaya alışmak için gayret sarfetmekte, takıntı haline dönüşmüş olan alışkanlıklarının bazılarından vazgeçmektedir. Pinelopi sayesinde ilaçla tanışan vücudu başağrısı ataklarını daha rahat atlatmaktadır. Amma velakin her zaman olduğu gibi işler yolunda gitmez. Iasonas yeni bir takıntı ile tanışır: kıskançlık. Özellikle Pinelopi'nin işi sebebiyle Almanya'ya 6 aylığına gideceğini söylemesi bardağı taşıran son damla olur. Iasonas o ana kadar gem vurduğu gerçek kimliğini ortaya sunar, ilk büyük tartışmalarını yaşarlar. Bir sabah Iasonas deli bir başağrısıyla uyanır. Onun bu durumunu gören Pinelopi eczaneden ilaç alıp döneceğini söyleyerek evden ayrılır. Bir süre sonra uyanan Iasonas, Pinelopi'nin dönmediğini farkeder. Evde dolanmaya başladığında Pinelopi'nin bütün eşyalarını alarak evi terkettiğini farkeder. Olanlara hiçbir anlam veremez. Pinelopi'ye telefonla ulaşmaya çalışır ama telefonu kapalıdır. Kendilerini tanıştıran arkadaşını aradığında Pinelopi'nin dayak yediği için evden ayrıldığını öğrenir. Ama kendisi bu olayla ilgili hiçbirşey hatırlamamaktadır. Ayrıca Pinelopi'yi en son gördüğü sabahın üzerinden tam bir hafta geçmiştir. Iasonas aradaki süreçte neler olduğundan bihaberdir.


Film bu noktadan sonra kopuyor. Iasonas aradaki parçaları birleştirmeye çalışırken bir yandan da çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla uykuya yatıp geçmişi yeniden yapılandırmaya çabalar. Bütün bu gitgeller arasında tam olarak neler olduğu anlaşılamasa da Iasonas bir şekilde problemini kendi kafasında halleder. (mi?) Peki izleyici olayı kendi kafasında halletmiş midir?


Büyük oranda David Lynch sinemasına öykünen Alexiou bu ilk uzun metraj denemesinde gerçekten çok zor bir filme kalkışmış. Sonuçta sonuna kadar merakla izlenen bir film çekmiş olsa da, Tale 52 rahatsız edici birçok defo barındırıyor. Özellikle senaryo açısından tam bir karmaşa olduğu aşikar. Belki yönetmenin bilinçli tercihi ile bu karmaşa yaratılmış olsa da bazı noktalarda izleyiciyi boğuyor. Hele bir de öykünün hiçbir yere gitmediği düşünülürse o kadar süre ekran başında mesai harcayan izleyici kendini kandırılmış gibi hissediyor. Buna rağmen filmin belli bölümlerinden çok keyif aldığımı itiraf etmek durumundayım. 1976 doğumlu Alexis Alexiou'nun bundan sonraki filmini merakla bekleyeceğim. (7/10)

3 Şubat 2009 Salı

Los Cronocrimenes (2007)

Los Cronocrimenes 2007 yılı mahsulü Nacho Vigalondo tarafından yönetilmiş olan İspanya yapımı bir film. Uluslararası piyasadaki İngilizce ismi ise Timecrimes.


Karısı ile yeni bir eve taşınan Hector daha ilk sahnelerden gördüğümüz üzere sakar bir arkadaştır. Yeni evlerinin tadilatı dışında kalan boş vakitlerinde pek sevdiği dürbünü ile orman manzaralı evinin bahçesinden etrafı gözetlemektedir. O röntgen günlerinden birinde ormanda soyunan bir kadın görür. Daha sonra görüntüyü kaybeder. Merak katsayısı fırlayan Hector çıplak kadın görüntüsünü aldığı yere doğru gider. Kadını çırılçıplak baygın bir vaziyette bulur. Kadının yanına yaklaştığında ne olduğunu anlamadan başı pembe sargıyla sarılı bir adam tarafından koluna makasla darbe alır. Panik halde kaçmaya başlar. Anlamsız bir kovalamaca başlar. Yakınlardaki başka bir eve gelen Hector hiç düşünmeden içeri girer. Girdiği mekân araştırma enstitüsü tadında bir yerdir. İçeride bulduğu bir telsiz ile tanımadığı bir adam tarafından enstitü dahilinde başka bir binaya doğru yönlendirilir. Pembe sargılı adam peşindedir. Gittiği diğer binada bir zaman makinası vardır. Pembe sargılı adamdan saklanmak için zaman makinasının içine girer. Makina çalışır. Hector zamanda tam bir saat geriye gider. Neler olduğunu kavramaya çalışırken kendini işleri daha da karıştırırken bulur.


Son günlerde günümüze daha yakın yıllarda çevrilmiş filmler izliyorum, çok da fazla bir beklentim olmadan. Timecrimes filmini izlemeye başlarken de çok fazla bir beklentim yoktu. Ama ummadığım kadar eğlenceli bir filmle karşılaştığımı söylemeliyim. Zamanda yolculuk fikri her daim ilgimi çeken bir konu olmuştur. H.G. Wells sağolsun The Time Machine isimli romanı ile zamanında beni bir hayli etkilemiş demek ki. Bahsi geçen roman da bildiğim kadarı ile iki defa sinemaya uyarlandı; her iki filmin ismi de The Time Machine, ilki 1960 yılı yapımı, yönetmen George Pal, ikincisi 2002 yılı yapımı, yönetmen Simon Wells ki Simon Wells H.G. Wells’in torununun oğlu. Bu filmlerin ikisi de romandan aldığım keyfi tam olarak veremese de 1960 yapımı ilk filmi ikinciye tercih ederim.


Neyse, sonuç itibariyle mevzu zamanda yolculuk olunca nezdimde bir sıfır önde başladı filme Timecrimes. Filmin hemen başında yakaladığı bu avantajı da filmin sonuna kadar korumayı başardı. Timecrimes aslında tam bir bilim kurgu filmi de sayılmaz. Zamanda yolculuk mevzusunu ufak bir sos olarak filminde kullanmış, eğlenceli bir macera gerilim filmi çekmiş yönetmen Nacho Vigalondo. (Kendisi aynı zamanda hem senaryoyu yazmış, hem de zaman makinasının olduğu binadaki görevliyi canlandırmış.)


Timecrimes ufak bütçesi ile geçtiğimiz senelerde izlediğim Primer (2004, yönetmen Shane Carruth) filmini anımsattı bana. Gerçi Primer’in light sürümü gibi dersek daha doğru olur. Bilim kurgu hastası bünyelere biraz hafif kaçsa da sonuna kadar keyifle izlenen bir film. En azından Jumper (2008, yönetmen Doug Liman) gibi, Next (2007, yönetmen Lee Tamahori) gibi Hollywood kökenli zırva bilim kurgu soslu aksiyonlardan kat be kat üstün olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.


Hollywood demişken bir de kötü haber vereyim, Hollywood boş durmamış, bu filmin haklarını satın almış. Pek yakında bu filmin de yeniden yapımını izleyeceğiz gibi. (7/10)

PS: Bu yazı daha önce Öteki Sinema'da yayımlanmıştır.