29 Ocak 2009 Perşembe

Anders Thomas Jensen

6 nisan 1972 Frederiksværk doğumlu Danimarkalı senarist ve yönetmen.


Kendisiyle geçtiğimiz aylarda tanıştım. Bir arkadaşın tavsiyesiyle Adams æbler (Adam's Apples, 2005) isimli filmi izledim ve hayatım değişti. Uzun zamandır böylesi titizlikle hazırlanmış bir filmle karşılaşmamıştım. Filmdeki bütün karakterlerin üzerinde inanılmaz bir özenle emek harcandığı belli oluyor.


Filmin konusu kısaca şöyle; hapis cezası alan bir neo-nazi olan Adam (Ulrich Thomsen) cezasını kamu hizmeti yaparak çekecektir. Bu görev için de kırsalda ufak bir kasabanın kilisesine gönderilir. Kilisede kendisini tamamen dine vermiş ve buna körü körüne bağlı rahip Ivan'dan (Mads Mikkelsen) başka aynı Adam gibi kamu hizmeti için buraya gönderilmiş ama cezaları bittiği halde buradan ayrılmamış iki kişi daha vardır; kendine Robin Hood tadında bir misyon edinmiş, kafayı uluslararası bir şirketi yok etmeye takmış Khalid (Ali Kazim) ve alkol bağımlısı, kleptoman, eski tenis şampiyonu Gunnar (Nicolas Bro). Bu garip gruba daha sonra depresif ve dengesiz özellikleri ile öne çıkan Sarah da (Paprika Steen) dahil olur. Bahsettiğim karakterlerin dışındaki yardımcı karakterlerinin her birinin üzerinde de uğraşılmış. Özellikle doktora dikkat diyorum.

Kara mizah konusunda aşmış sahneler içeren filmde Jensen bütün senaryo yeteneğini gösteriyor ve bize çok keyifli bir film izletiyor. Kader ve kadercilik üzerine muhteşem bir hiciv. (9/10)

İzlediğim filmden aldığım aşırı keyif sonrası, başladım yönettiği diğer filmleri aramaya. İlk olarak Valgaften (Election Night, 1998) adlı kısa filme ulaştım. Film 1998 yılında kısa film dalında Oscar ödülünü almış.


Seçim gecesi oy kullanma süresinin bitmesine dakikalar kala oy kullanmayı unuttuğunu hatırlayan Peter'ın (Ulrich Thomsen) oy kullanmak adına çırpınışları anlatılır bu 11 dakikalık kısa filmde. Filmin ülkemiz adına enterasan 2 sahnesi bulunmakta. Peter oy kullanmaya yetişebilmek için bindiği taksilerden birinin şoförü Türktür ve arabada "kara üzüm habbesi" isimli güzide eser çalmaktadır. Filmin sonundaki yazılar akmaya başladığında ise Ankaralı Turgut'un sesi duyulur. (8/10)

Daha sonra yönettiği ilk uzun metraj filme ulaştım: Blinkende Lygter (Flickering Lights, 2000). Bu filmde küçük çapta yasadışı işlerle uğraşan dört kişilik bir çetenin hikayesi anlatılıyor. Dörtlümüz çetebaşı Torkild (Søren Pilmark), kokain bağımlısı Peter (Ulrich Thomsen), silah ve şiddet düşkünü Arne (Mads Mikkelsen) ile sessiz sakin edilgen Stefan'dan (Nikolaj Lie Kaas) oluşur.


Torkild doğumgününde sevgilisinden ayrılmış, hayatla ilgili iç hesaplaşmalar içindedir. Aynı gece borçlu oldukları kendilerinden sadece bir adım daha büyük bir çete adına bir çanta çalarlar. Hırsızlık esnasında Peter vurulur. Çaldıkları çantanın içinde gayet hoş bir meblağ olduğunu görünce çantayı teslim etmek yerine Barcelona'ya kaçmaya karar verirler. Daha Danimarka sınırlarını bile terkedemeden arabaları bozulur. Ormanda terkedilmiş izbe bir mekana sığınırlar. Kasabadan bir doktor getirirler. O arada şüphe çekmemek için karşılaştıkları herkese mekanı satın aldıklarını söylerler. Peter'ın iyileşmesini beklerken çetecik üyelerinin her biri çocukluğundan kalma defolarıyla yüzleşme imkanı bulur.

Bu film için de benzer övgüler düzmek zorundayım. Çok keyifli, kesinlikle sıkmayan, birbirinden ilginç karakterlerin hayatla hesaplaşmalarını olabilecek en eğlenceli dille anlatan bir film. (8/10)

En sona kalan De Grønne Slagtere (The Green Butchers, 2003) isimli filmi ise dün gece izledim. Bu filmde bir kasabadaki kasabın yanında çalışan egzantrik kişiliklere sahip iki yardımcısının hikayesi anlatılıyor. Sadece kendini düşünen, dış dünya ile geçimsiz, devamlı terleyen Svend (Mads Mikkelsen) ile ailesinin geçirdiği kaza sonrası iyice kabuğuna çekilip kendini dış dünyadan soyutlayan Bjarne'nin (Nikolaj Lie Kaas) hikayesi.


Muhteşem ikilimiz varlarını yoklarını birleştirip kendi kasap dükkanlarını açarlar. Gerçi açılış günü pek parlak geçmez ama umutlarını kaybetmezler. İlk günün gecesinde etleri sakladıkları buzluğun elektrik işlerini yapan adamı dolabın içinde unuturlar. Svend ertesi gün dükkana geldiğinde adamın cesedi ile karşılaşır. Eski patronunun ziyareti ile iyice panikleyen Svend, eski patronunun düzenleyeceği parti için sipariş ettiği etlerin arasına elektrikçinin bir bacağından parçalar ekler. O parti sonrası ikilimizin ünü bütün kasabaya yayılır. Ama elektrikçinin vücudu birinci günden tükenmiştir. Yeni siparişler için yeni bir kaynak gerekmektedir.

Bu filmden de yüzünün akı ile çıkmış Jensen. İnanın aklıma övgü cümlelerinden başka birşey gelmiyor. Film üzerine daha satırlarca yazabilirim. Ama içimde de bir burukluk var. Çünkü bu film ile yönettiği az sayıdaki filmlerin hepsini izlemiş oluyordum... (8/10)

Anders Thomas Jensen'in neden başka film yönetmediğini düşünürken birden aklıma adamın yönetmenlikten çok senaristliği ile tanındığı geldi. Ben nedense olaya direkt yönettiği filmler olarak girmiştim. Senaryosunu yazdığı, yardımcı olduğu, senaryo ekibine dahil olduğu filmlerin sayısı bir hayli kabarıktı. Ama gel gör ki bir kez daha şaşırttı beni Jensen. Senaryosuna müdahil olduğu birçok filmi gördüğümü farkettim. Neyse izlenenler izlenmiştir, kalan sağlar bizimdir.Aramanın kutsallığına inanarak aramaya devam ediyorum.

Aşağıda senaryosuna o ya da bu şekilde müdahil olduğu filmlerden kendimce önemlilerini seçtim:

Den du frygter (Fear Me Not, 2008)
The Duchess (2008)
Hvid nat (White Night, 2007)
Til døden os skiller (With Your Permission, 2007)
Sprængfarlig bombe (Clash of Egos, 2006)
Red Road (2006)
Efter brylluppet (After the Wedding, 2006)
Mørke (2005)
Vet hard (2005)
Rembrandt (2003)
Wilbur Wants to Kill Himself (2002)
Elsker dig for evigt (Open Hearts, 2002)
Gamle mænd i nye biler (Old Men in New Cars, 2002)
The King Is Alive (2000)
I Kina spiser de hunde (In China They Eat Dogs, 1999)
Mifunes sidste sang (Mifune's Last Song, 1999)

PS: Bu arada yönetmenin favori oyuncuları Ulrich Thomsen, Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas'ın diğer filmlerini de toplamaya giriştim. Sanırım arşivimde bir hayli Danimarka kökenli film birikecek.

27 Ocak 2009 Salı

Die Laughing

Bir şarkının sözleri bu kadar mı güzel olur? Bir şarkı bu kadar az lafla bu kadar çok şey mi anlatır? Bu şarkının ismi: Die Laughing. Konserlerinden duyduğum kadarı ile şarkı Kurt Cobain ve Phil Lynott'a adanmış. Ya da yanılıyorum. Ya da ne farkeder.

Bir grup kendinden çok uzaklardaki bir coğrafyadaki bir dönemi bu kadar güzel mi tasvir eder? Bir grup bir insanın hayatında bu kadar mı önemli yer tutar? Ve aynı grup bu kadar mı gözden uzak olur? Bu grup soru işaretini isminin içinde saklar. Therapy?


















Bir şarkı insanı bu kadar çok mu zırvalatır?



Sözlerini de yazayım tam olsun;

Gimme something to breathe
Give me a reason to live
Close your eyes and see
What you have inside

I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane

Now the dream is gone
And your friends just tell you lies
Then you realise
You're gonna die anyway

I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane

Lost in a world with no reality
I'm frightened to move
I'm frightened to speak
And I will kill for a good night's sleep
I'm feeling, I'm feeling dead, dead, dead, dead

I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane, I can't remember my own name
I think I've gone insane

I can't remember
I can't remember
I can't remember
I can't remember

23 Ocak 2009 Cuma

Stories

Son günlerde en çok Therapy? dönüyor diskçalarda fon müziği olarak hayatıma. Ara ara kulak kabartıyorum ne diyor bu adamlar diye. Stories isimli parça kurbanım oldu bu sefer. Şarkıda defalarca tekrar edilen "happy people have no stories" sözü dönüp durdu kafamda. Gerçekten öyle mi acaba diye düşünmeden de edemedim. Gerçekten mutlu insanların hikayeleri yok mu? Hikayesi olan herkes mutsuz olmak zorunda mı? Hikayesi olmayan insan var mı? Mutlu olan insan yok mu?

Hmm. Güldürürken düşündüren mizah gibi abuk bir tanım var ya, sanırım bu şarkı için de benzer bir tanım yapılabilir. Baksana neler saçmalattı bana akşam vakti...



Sözlerini de yazayım tam olsun;

Get into the car and keep it down
City lights look like warnings now
Shes got someone that pays for things
Trust me she wont miss a thing

Come with me
And believe me
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)

I get by on what I have
Less than jesus
More than dad
Enough to keep me in this state
Ticking through to the next escape

Come with me
And believe me
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)

I woke up late
And I rolled the stone
Laziness and death in one
You were once a gentleman
Ended up a bitter man

Come with me
And believe me
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Yeah (happy people have no stories)
Happy people have no stories.

22 Ocak 2009 Perşembe

RocknRolla (2008)

RocknRolla 2008 yılı mahsulü Guy Ritchie tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film. Başrollerde İngiliz sinemasının birbirinden renkli isimleri yer alıyor. Ekranda gördüğüm her yüz bana "ulan dur ben bunu bir yerden hatırlıyorum" dedirtti. Nitekim biraz karıştırınca her oyuncuyu hafızamda yer etmiş bir başka filmden anımsadığımı gördüm.


Konusu türdaşı olduğu filmlerden çok da farklı değil RocknRolla'nın. Londra'da geçen filmde Londra mafya piyasasına emlak işleri ile girmek isteyen Rus mafyasını temsilen Uri ile Londra yerel mafyasını temsilen Lenny'nin güç mücadelesi anlatılıyor. Tabii ki her şey bu arkadaşların kontrolünde değil. Küçük çapta işler çeviren the Wild Bunch isimli 3-5 kişiden oluşan bir çetecik de büyük abilerin işlerini bozmak için hazır ve nazır durumda. Ayrıca Lenny'nin üvey oğlu Johnny Quid de ortalığı karıştırmaktan özel olarak zevk alan bir karakter. Her Ritchie filminde olduğu gibi işler gayet yolunda başlar, iyice karışır, çözülmeyecek bir noktaya gelir ve olmayacak işlerin (tesadüf? kader?) olmasıyla kılçık tipler ortadan kalkar, kalan sağlar yeni karmaşaların içine doğru yoluna devam eder.


Oyunculara şöyle bir göz atalım. Guy Ritchie filmlerinden (daha doğrusu doksanlı yılların sonunda ivme kazanıp gayet iyi prim yapan İngiliz suç filmleri de diyebiliriz, malum Ritchie'nin büyük payı var) alışageldiğimiz üzere bu filmin de bir anlatıcısı (narrator) var; Archie. Londra mafya piyasasının güzide isimlerinden birinin sağ kolu. Archie rolunde Mark Strong var. (Babylon A.D., Flashbacks of a Fool, Sunshine, Syriana, Revolver) Archie'nin yanında çalıştığı mafya babası Lenny rolunde yan rollerin usta ismi (ülkemizde sevilen tabiriyle karakter oyuncusu) Tom Wilkinson var. Wilkinson isminin yeterli olduğunu düşünüp filmografisinden örnekler vermiyorum. the Wild Bunch olarak isimlendirilen çeteciğimizin üyeleri ise; One Two, Mumbles ve Handsome Bob. Nerdeyse filmin merkezine oturmuş olan One Two rolunde Gerard Butler (Butterfly on a Wheel, 300, Dracula 2000), Mumbles rolunde Idris Elba (Prom Night, American Gangster, 28 Weeks Later) ve Handsome Bob rolunde ise Tom Hardy (Layer Cake, Black Hawk Down) var.



Johnny Quid rolunde Toby Kebbell (Wilderness, Match Point, Dead Man's Shoes) var. Tank rolunde Nonso Anozie (Cass, Atonement), June rolunde Gemma Arterton (Quantum of Solace), Fred the Head rolunde Geoff Bell (Botched, Scoop, The Business, Green Street Hooligans, I'll Sleep When I'm Dead), Roman rolunde Jeremy Piven (Smokin' Aces, Black Hawk Down, Judgment Night, Singles) ve seksi avukat Stella rolunde Thandie Newton (Crash, Chrincles of Riddick, Gridlock'd) var.


Biraz da filme bakacak olursak; RocknRolla çok sıkıntılı başlıyor. İnanılmaz hızlı bir özet ile giriyor filme Ritchie (Archie). Anlatıcı arka plana geçip filmi yaşamaya başladığımız anlarda da sıkıntı bitmiyor. Özellikle filmin ortalarında kurguda büyük mantık hataları var. Ama filmin son çeyreği gerçekten çok keyifle izleniyor. Guy Ritchie'nin gerçekten kendini filme veremediğini hissediyorsunuz. (Neden acaba?)

RocknRolla kendi içinde muhteşem sahneler barındırıyor. Benim anmak istediğim birkaç sahne var. Mesela One Two ile Handsome Bob arasında geçen itiraflarla başlayıp dans salonunda nihayetlenen sahneler bütünü. (Yazılar akmaya başladıktan sonra izlemeye devam edin, kurguda makası yiyen dans sahnesinin devamı yazılara eşlik ediyor) Bir de Rus mafyasının tetikçilerinin the Wild Bunch çetesini kovaladıkları sahne. Özellikle One Two'nun kaçışında ben ekran başında yoruldum.

Sonuç itibariyle benim gibi İngiliz suç sinemasına özel bir ilginiz yoksa boşuna vakit kaybetmeyin bu film ile. Snatch (2000) ve Lock, Stock and Two Smoking Barrels (1998) ile dibine kadar eğlenmeye devam edin. (6/10)

21 Ocak 2009 Çarşamba

Silent Hill (2006)

SILENT HILL 2006 yılı mahsulü takdir ettiğimiz yönetmenlerden Christophe Gans tarafından yönetilmiş olan Kanada / Japonya / ABD / Fransa ortak yapımı bir film. Senaryo yazarı olarak da tanıdık bir isim dikkat çekiyor, Roger Avary.


Oyunu tanımayan biri olarak beni maksimum düzeyde etkilemiş olan filmdir. Sanırım filmi izledikten sonra oyunu oynamaya karar vermiş ilk kişi olacağım.

Film Rose da Silva'nın (Radha Mitchell) küçük kızı Sharon'ın (Jodelle Ferland) gördüğü kabuslar ile açılıyor. Uzun bir süredir devam ettiğini anladığımız uyurgezerlik vakalarına ve Silent Hill sayıklamalarına bir son vermek isteyen anne da Silva kızını da alıp Silent Hill kasabasına doğru yola çıkar. Baba da Silva'nın (Sean Bean) onayını almadan nedense. Silent Hill kasabasına girmeden az önce bi şekilde kendilerinden şüphelenen ve takip etmeye başlayan polis memuresi Cybil Bennett (Laurie Holden) da olaya katılır. Hep beraber Silent Hill kasabasının sırlarını açığa çıkartmak için zorlu bir maceraya atılırlar.


İnanılmaz bir kadın odaklı film var karşımızda. İyi ya da kötü bütün ana karakterler kadın. Erkeklerin hepsi ikinci dereceden önemli rollerde.

Filmin atmosferi inanılmaz başarılı. Her sahnede bir şekilde seyredenleri tedirgin etmeyi başarıyor. Senaryo gayet başarılı, tempo çok iyi, filmi sonuna kadar sekmeden seyredebiliyoruz.


Tek beğenmediğim sahne oldu, o da filmin sonların doğru Rose da Silva'nın tarikat üyesi insanlara yaptığı hamasi konuşma. İnandırıcılığı sıfır olan o konuşma bence filme damgasını vurdu ve filmi mükemmel diye nitelendirmemi engelledi. Keşke olmasaydı. (9/10)

sen gittin gideli


sen gittin gideli

aşk elektrik tellerine takılmış bir uçurtma


KIZILCA
Haziran 2006















Louder than Bombs dönüyor diskçalarda. The Smiths. 1987 yılından bir albüm. Her daim dost. Smiths dinlemek her zaman tehlikeli oluyor benim için. Bak şimdi nerden çıktıysa 2006 yılından kalma bir sızlanmam düştü aklıma. Buraya yazmadan olmaz mıydı? Olurdu sanki.

17 Ocak 2009 Cumartesi

Død snø (2009)


Geçen gün msn vasıtası ile aşağıda arz-ı endam buyuran afiş geldi bilgisayarıma. Nedendir bilinmez hakkında en ufak bir bilgim olmayan bu filme kanım anında ısınıverdi.



Biraz bakındığımda gördüm ki Dod Sno 2009 yılı mahsulü Tommy Wirkola tarafından yönetilmiş olan Norveç yapımı bir film imiş. Dead Snow. Konusu ise gayet tırt gözüküyor; bir kayak merkezinde eğlenceden eğlenceye coşan gençler hiç beklemedikleri bir tehlike ile yaşam savaşı vermeye başlarlar: Nazi Zombiler.
Nazi Zombiler diyince aklıma gelen ilk film Le Lac des Morts Vivants (Zombie Lake, 1981, yön: Jean Rollin). Bomba bir filmdir. Hele ki senaryosunda Jess Franco'nun parmağı olduğu düşünülürse.


Büyük ihtimalle Dead Snow fos çıkacak gibi ama neyse. Ben gene de heyecanla bekliyorum bu filmi. Nedendir bilinmez. Dedim ya kanım ısındı. Bunlar da filmin diğer afişleri.

Rule Number One (2008)



Rule #1 - There are no ghosts.

Rule Number One, 2008 yılı mahsulü Kelvin Tong tarafından yönetilmiş olan Singapur / Hong Kong ortak yapımı bir film.

Film hızlı bir flash forward ile açılıyor. Bana mı öyle geldi bilinmez ama daha ilk sahnelerden farklı bir film ile karşılaştığımı hissetmiştim ki film de tam olarak bunu eleştiren cümleler ile devam etti. Herhangi bir olaya tanık olduğunuzda asla ilk gördüğünüze inanmayın. Gerçek tamamen farklı bir şekilde zuhur ediyor olabilir.

Genç polis memuru Lee Kwok-keung (son zamanlarda çok sık karşıma çıkmaya başlayan aktör Shawn Yue) rutin bir gece devriyesi esnasında kapalı bir otopark içinde gereğinden hızlı bir şekilde kendisine doğru ilerleyen aracı durdurur. Lee, hızı ve bağlı olmayan kemeri konusunda şoförü uyarırken sorduğu genel sorulara telaşlı ve şüpheli cevaplar alması üzerine şoförün ehliyetini görmek ister ve kemeri bağlı olmadığı için ceza keser. Araç yoluna devam edecekken bu sefer aracın arka stoplarının yanmadığını fark eden Lee aracı bir kez daha durdurur. Yola bu şekilde devam edemeyeceğini söyleyerek bir tornavidası varsa kontrol edebileceğini söyler. O sırada bagaj kapağından süzülmekte olan kanı fark eder. Bagaj kapağını açar. İçeride genç bir kızın cesedi vardır. Bagaj kapağını kapatması ile vurulması bir olur. İlk kurşun göğsüne isabet eder. Şüpheli şoförümüz Lee’yi öldürmek yerine çarmıha gerilmiş İsa ayarı vererek kollarından ve bacaklarından birer kez olmak üzere dört kere daha vurur. Bu sırada bagaj kapağı açılır, içindeki ceset doğrulur ve bagajın içinde oturur vaziyette şaşkın ikilimize (ve tabii ki şaşkın izleyicilere) bakar. Bu andan faydalanan Lee, kafaya tek bir kurşun sıkarak rakibini öldürür. Öldürdüğü kişi polisin uzun süredir peşinde olduğu bir seri katildir.

Lee raporuna hayalet hikâyesini de yazmakta ısrar ettiği için şefi tarafından başka bir bölüme atanır: Miscellaneous Affairs Department (MAD). X-Files tadındaki bu bölümde sadece iki kişi çalışmaktadır. Telefonlara bakan jenga delisi bir memur ile olayları araştıran melankolik dedektif Wong (Ekin Cheng). Polise gelen şikâyet ve ihbar telefonlarından doğaüstü olanları ile bu bölüm ilgilenmektedir. Dedektif Wong’un Lee’ye ilk tavsiyesi aynı zamanda filmin tagline’ı olma onuruna erişmiş cümledir: “Rule number one, there is no such thing called ghost!”

Lee, Wong ile beraber beklenen garip (MAD) ikiliyi oluşturur ve doğaüstü davalar ardı ardına gelmeye başlar. Bu davalar aslında kahramanlarımızı kendi gerçekleri ile yüzleştireceği final sahnesine doğru taşımakta olan birer basamaktan ibarettir.

Genelde Hong Kong yapımı filmlerde sıkça karşılaşılan türler arası dalgalanmalar bu filmde de görülüyor. Polisiye, korku, gerilim ana türleri arasında diğer örneklerine nazaran daha ustaca dans eden film, yer yer film noir akımına göz kırpan sahneleri ile beni benden aldı. Özellikle Bande à part (Band of Outsiders, 1964, yönetmen Jean-Luc Godard) filmine bariz bir gönderme olan dans sahnesi bence en az Simple Men (1992, yönetmen Hal Hartley) filmindeki yine aynı filme yapılan gönderme kadar başarılı olmuş. Film boyunca karşılaştığımız benzer sahnelere birkaç örnek daha vermek gerekirse Jisatsu saakuru (Suicide Club, 2002, yönetmen Sion Sono) filmine el ele tutuşmuş liseli kızların intihar sahnesi ve Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969, yönetmen George Roy Hill) filmine ise MAD binası önündeki bisikletli sahne ile selam çakılmış. Bisikletli sahnede kulaklarım inatla Raindrops Keep Fallin’ On My Head isimli şarkıyı duymayı bekledi.

Filmin temposu için de bir iki laf etmek gerekirse; hızlı ve gergin başlayan giriş sahnesinin ardından film, ilk yarım saat boyunca daha çok amerikan bağımsız sinemasının izlediği yol olan film noir öykünmesi sahnelerle bezeli (ve açıkçası oldukça keyifli) bir izlence sunuyor.
Bu süreç içinde ana konuya çok da fazla girmeden sadece sahneler üzerinde odaklanan yönetmen izleyiciyi ana öyküye hazırlıyor (bu geçiş süreci hardcore korku filmi fanlarını sıkıntıya garkedebilir, ama bir sinema aşığını asla). Sonrasında belli bir tempo kazanan film polisiye korku olarak adlandırabileceğimiz Hong Kong’a özgü türün gereklerini yerine getirerek final sahnesine kadar temposunu kaybetmiyor. Hatta finaldeki twist in çok önceden tahmin edilebilir olması bile filmin lezzetinden bir şey kaybettirmiyor.
Öteki Sinema düşkünlerini memnun edecek pek çok ögeye sahip bu filmi mutlaka arşivinize katın. (8/10)

PS: Öteki Sinema için yazdığım bu ilk yazıyı nedensiz bir şekilde buraya da almak istedim.

16 Ocak 2009 Cuma

Love will Tear Us Apart


"Bir şarkı dinledim ve hayatım değişti"
gibisinden iddialı bir laf vardır ya, (gerçi yaşadığımız coğrafya üzerinde "bir kitap okudum ve hayatım değişti" versiyonu daha bilindiktir Orhan Pamuk sayesinde) işte o lafa karşılık gelebilecek ender parçalardan biridir "Love Will Tear Us Apart".





Şimdi bu saptamanın ardından adama sorarlar; 'N'oldu, sen şimdi bu şarkıyı dinledin de hayatın mı değişti?' diye. Cevabım çok kısa ve oldukça nettir; ''Hayır!'' Bu verdiğim kısa ve öz cevap yeni sorulara gebedir, farkındayım; 'E o zaman ne diye bu iddalı lafa karşılık olarak bu şarkıyı gösteriyorsun ki?' Cevabım gene kısa ve öz olur; ''Bilmem!''



Ama bildiğim birşey varsa o da bu iddialı lafa karşılık gelebilecek ender parçalardan biridir "Love Will Tear Us Apart".

Sözlerini de yazayım tam olsun;

LOVE WILL TEAR US APART by JOY DIVISION

When the routine bites hard
And ambitions are low
And the resentment rides high
But emotions wont grow
And were changing our ways,
Taking different roads
Then love, love will tear us apart again

Why is the bedroom so cold
Turned away on your side?
Is my timing that flawed,
Our respect run so dry?
Yet theres still this appeal
That weve kept through our lives
Love, love will tear us apart again

Do you cry out in your sleep
All my failings expose?
Get a taste in my mouth
As desperation takes hold
Is it something so good
Just cant function no more?
When love, love will tear us apart again