6 Aralık 2009 Pazar

The Children (2008)

The Children 2008 yılı mahsulü Tom Shankland tarafından yönetilmiş olan İngiltere yapımı bir film.


Noel tatili için iki aile (korku filmlerinin vazgeçilmez mekanı) kırsal alanda konuşlanmış, gözlerden ırak bir evde buluşurlar. Elaine, Jonah ve 3 çocukları Casey, Miranda ve Paulie'den oluşan ilk ailemiz Elaine'ın kızkardeşinin evine gelir. Kızkardeş Chloe'nin ailesi ise kocası Robbie ile 2 çocukları Leah ve Nicky'den oluşmaktadır. Paulie daha ilk günden kaynağı belirsiz bir hastalık sebebiyle aksırıp tıksırmaya, ara ara kusmaya başlar. Ebeveynler Paulie'nin bu durumunu farketmezler ya da önemsemezler. Hastalığın diğer çocuklara bulaşması uzun sürmez. İki aile için Noel tatili kanlı geçecek gibi durmaktadır.


Filmin daha önce benzerlerini defalarca izlediğimiz bir konusu var. Çocuk kaynaklı şiddetin konu edildiği filmler dendiğinde ilk aklıma gelenler Village of the Damned (1960, y.Wolf Rilla), Who Can Kill a Child? (1976, y.Narciso Ibáñez Serrador) ve Children of the Corn (1984, y.Fritz Kiersch). Belki ismini zikrettiğimiz filmler kadar öne çıkan bir iş değil ama görsel açıdan sorunsuz olan The Children kendini izlettirmede bir sıkıntı yaşamıyor.


Vahşet (gore) sahnelerinde günümüz imkanlarından sonuna kadar faydalanmaktan imtina etmeyen The Children, seyirlik bir film olmaktan öteye gidemiyor. Amma velakin son yıllarda çekilen korku filmlerine baktığımda, birçoğunu izlemenin bile başlı başına sıkıntı yarattığını görüyorum. Bu açıdan bakarsak The Children daha tercih edilebilir bir seçenek gibi duruyor.


Son zamanlarda şiddetin kaynağının çocuklar olduğu filmlerdeki sayıca artış dikkatimi çekiyor. Nedir bunun sebebi bilmiyorum. Ama artık bu durumun şaşırtıcı bir unsur olmaktan uzaklaşıp sıradanlaşmaya başladığını düşünüyorum.


Son söz; The Children "haftasonu bir korku filmi patlatayım, başyapıt olmasa da olur ama salak saçma bir film olmasın"ın karşılığı gibi. Ben izlediğime pişman değilim. Sanki. (4/10)

My Sister's Keeper (2009)

My Sister's Keeper 2009 yılı mahsulü Nick Cassavetes tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.


İki çocukları Jesse (Evan Ellingson) ve Kate (Sofia Vassilieva) ile gayet mutlu bir hayat süren Fitzgerald ailesinin hayatı kızları Kate'in lösemi olduğunu öğrenmeleri ile altüst olur. Hastalığı hızla kötüye giden Kate'in nakil yapılması için uygun organlara zamanında ulaşamaması Kate'in doktorunun aileye kayıtdışı bir teklif yapmasına vesile olur. Doktor laboratuar ortamında ihtiyaç duydukları özelliklere sahip olan bir tüp bebek yapmalarını önerir. Baba Brian (Jason Patric) olaya soğuk baksa da anne Sara'nın (Cameron Diaz) baskısına karşı koyamaz ve teklifi kabul ederler ve Anna Fitzgerald dünyaya gelir. Anna (Abigail Breslin) 5 yaşından itibaren ablası Kate için kaba bir tabirle yedek parça deposu işlevi görmeye başlar. Anna 11 yaşına geldiğinde böbreklerinden birisini Kate'e vermek durumundadır. Kate'in iki böbreği birden iflas etmiştir. Bu bitmek bilmeyen tıbbi nakillere karşı daha fazla dayanamayan Anna ailesini dava etmeye karar verir. Vücudunu kullanma hakkının ailesinden alınıp kendisine verilmesini talep etmektedir. Oldukça popüler bir figür olan avukat Campbell Alexander (Alec Baldwin) ile anlaşan Anna, o güne kadar olayın ciddiyetinin farkında olmayan ailesinin herşeyi yeniden düşünmesini sağlayacaktır.


Yönetmen Nick Cassavetes genelde seyretmekten pek haz almadığım türde filmleri bana izlettirmeye devam ediyor. Bilenler bilir, romantik filmlerden uzak dururum oldum bittim. Ama Cassavetes'in yönettiği The Notebook (2004) isimli film bu zinciri kırmayı başarabilmiş nadir filmlerden biridir. E, ne de olsa babasının oğlu. Nick Cassavetes'i sinemaya bakış açımı etkileyen en önemli yönetmenlerden biri olan John Cassavetes'in oğlu olması sebebiyle takip etmeye başladım. (Bir ara John Cassavetes ile ilgili bir iki kelam etmeliyim sanki.) İzlediğim her filminden öyle ya da böyle (babasının filmlerinden olduğu kadar olmasa da) birşeyler aldığımı itiraf etmeliyim. Bu film de onlardan biri.


Zaten filmin okur okumaz insanı etkileyen bir konusu var. Ama film tamamen bu konu üzerine yoğunlaşmıyor. Hemen başında bu dava etme mevzusuna bir dokunduktan sonra Fitzgerald ailesinin hastalık sonrası dönüşen hayatına odaklanıyor. Her karaktere eşit oranda zaman ayırarak hepsiyle içli dışlı olmamızı sağlıyor. Bu sayede bütün karakterler iki boyutlu olmaktan kurtulup canlı kanlı yaşayan bireylere dönüşüyor. (Bu noktada avukat Alexander'ın en şanssız karakter olduğunu düşünmekteyim, biraz da senaryonun gidişinden dolayı kendisi bir parça ikinci plana atılmış gibi duruyor.)


Bunun dışında her anlamda başarılı bir film My Sister's Keeper. Benim gibi türe uzak birini bile ekran karşısına çiviledi. Kaçırmayın derim. (7/10)

28 Kasım 2009 Cumartesi

Polytechnique (2009)

Polytechnique 2009 yılı mahsulü Denis Villeneuve tarafından yönetilmiş olan Kanada yapımı bir film.


Film, 6 Aralık 1989'da Kanada'da vuku bulan, École Polytechnique Katliamı (ya da Montreal Katliamı) olarak bilinen, 25 yaşındaki Marc Lépine'in Montreal Üniversitesi'ne bağlı bir mühendislik fakültesi olan École Polytechnique'i yarı otomatik silahı ile basıp 14 kadını öldürmesini anlatıyor. Lépine, feminizm ile savaştığını söyleyerek kadınları hedef alan baskınında 14 kadını öldürmüş, on kadın ve dört erkeği yaralamış, sonrasında ise intihar etmiştir.


Polytechnique, kurmaca bir filmden ziyade belgesele daha yakın duruyor. Ama tam manasıyla belgesel de diyemeyiz. Senaryo oluşturulurken olayı yaşayan ve olaydan sağ kurtulanların tanıklıklarından faydalanılmış. Bir de olay sonrası ele geçirilen katilin yazmış olduğu mektup ve notlardan. Okulun basılması, öncesi ve sonrası üç farklı kişinin gözünden anlatılıyor. Birebir kurşunlara hedef olan ama kurtulan Valérie, elinden geldiğince kızlara yardım etmeye çalışan Jean-François ve katilin ta kendisi.


Film sinemasal anlamda çok farklı bir söylemle ortaya çıkmıyor. Olayı farklı birinci şahıslardan anlattığında Rashômon (1950, y. Akira Kurosawa) filminde olduğu gibi birbirinden tamamen farklı bakış açılarından olayı yorumlamıyor. Aksine bir yap-bozun eksik parçalarını biraraya getirerek olayın tamamını objektif bir şekilde anlatma gayretinde.


Film siyah beyaz olarak çekilmiş. Gerçek bir olayı anlattığı için renkli çekilirse cinayet sahnelerindeki kanın izleyenleri rahatsız edebileceği düşünülerek bu yola başvurulmuş.

Geçtiğimiz Ekim ayında Filmekimi programında da yer alan bu filme göz atmakta fayda var gibi. (6/10)

18 Kasım 2009 Çarşamba

The Thaw (2009)

The Thaw 2009 yılı mahsulü Mark A. Lewis tarafından yönetilmiş olan ABD / Kanada ortak yapımı bir film. Frozen olarak da bilinir.


Dr. David Kruipen (Val Kilmer) ve ekibi kuzey kutbuna yakın bir bölgede araştırma yaparken dev bir mamut fosiline rastlarlar. Mamutun içinde hala hayatını sürdürmekte olan ilk çağlara ait bir parazit vardır. Parazit ilk olarak leşi ufak ufak kemirmekte olan bir kutup ayısının vücuduna yerleşir. Akabinde ise Dr. Kruipen ve ekibindekilerin vücutlarına. Hızla büyüyüp çoğalan parazitler insanlık için büyük bir tehlike arz etmektedir.



Bütün bunlar olurken dört öğrenci küresel ısınma konulu bir araştırma için Dr. Kruipen'in ekibine katılmak üzere yola çıkar. Araştırma merkezine vardıklarında karşılaştıkları durum hiç de hayallerindeki gibi değildir. Sağ kalanlar parazitin bütün dünyaya yayılmasını engellemek için canlarını dişlerine takarlar.



Konusundan da anlaşılacağı üzere elimizde en sevdiğim filmlerden biri olan The Thing (1982, y. John Carpenter) filmine aşırı derecede öykünen bir film var. Film zaten ismi ile bile bu öykünmenin varlığını reddedemez durumda. Ama işte sadece öykünmek yetmiyor.


Sürprizsiz, yavan bir film The Thaw. Sırtını daha önce iş yapmış ve çok beğenilmiş bir filmin konusuna dayamış, gerisini boşvermiş. İnanılmaz senaryo gedikleri, insanın sinirlerini bozacak cinsten gerçeklikten uzak karakterler, mantık hataları ve etkileyici olmaktan çok komik diyebileceğim bir yaratık (her ne kadar parazit de olsa, insanlığın varlığını tehdit eden bir yaratık sonuçta) tasarımı filmi iyice çekilmez hale getiriyor. Ben ettim, siz etmeyin. (1/10)

17 Kasım 2009 Salı

Dying Breed (2008)

Dying Breed 2008 yılı mahsulü Jody Dwyer tarafından yönetilmiş olan Avustralya yapımı bir film. Yönetmenin ilk uzun metraj filmi.


Filmin konusuna göz attığımızda sanki film dolu dolu birşeylerden bahsediyormuş havası yaratmak adına Avustralya tarihinden ikonlaşmış iki figüre gönderme yapıyor. Biri nesli tükenmiş olan Tazmanya Kaplanı, diğeri ise Batı Tazmanya olarak bilinen aynı bölgede 1824 yılında cinayet ve yamyamlık suçlarından asılmış olan "The Pieman" lakaplı Alexander Pearce. Ama bu iki figür filmde kelebek misali lezzetsiz birer sos olmaktan öteye gidemiyor.


Pearce'ın gerçek hikayesine baktığımızda 1822 yılında çeşitli suçlardan girdiği Sarah Adası Hapishanesinden yedi mahkum arkadaşıyla kaçtığını görüyoruz. Bu sekiz kişiden ikisi daha sonra kendileri teslim olmuşlar. Kalan altısı ise izini kaybettirmiş. Pearce daha sonra Hobart yakınlarında yakalanmış. Pearce sorgusunda kaçış esnasında aç kaldığı için diğer mahkum arkadaşlarını yediğinden bahsetmiş. Yetkililer Pearce'ın yalan söylediğini kanaat getirerek diğer beş mahkumun gözden ırak bir yerlerde firarda olduğu sonucuna varmışlar. Tekrar aynı hapishaneye gönderilen Pearce bir sene içinde bu sefer başka bir mahkum arkadaşı ile beraber tekrar kaçmış. Bu sefer on gün gibi bir sürede yakalanan Pearce'ın ceplerinden diğer mahkuma ait kalıntılar(!) bulununca Pearce'ın yamyamlığı tescillenmiş. Pearce 1824 yılında asılmış.


Dying Breed'e gelirsek, film Pearce'ın 1822 yılında hapishaneden kaçtığı sahne ile başlar. Film, gerçek hikayeyi bozarak Pearce'ın o günden beri yakalanamadığından ve o çevrede bugüne kadar yüzlerce kayıp olduğundan dem vurur, izleyicinin kaybolanların Pearce ve/veya sülalesi tarafından yendiğine inanması yönünde yönlendirmek adına.


Hayvanbilimci Nina ve sevgilisi Matt neslinin tükendiğine inanılan Tazmanya Kaplanı'nın peşine Batı Tazmanya bölgesine gelirler. Nina sekiz sene önce aynı bölgede araştırma yaparken ölen ablasının başladığı işi bitirmeyi istemektedir. Burada araştırma gezisini finanse eden Matt'in arkadaşı fırlama Jack ve onun sevgilisi Rebecca ile buluşurlar. Klişe dörtlümüzü ıssız ormanlık bölgede sıfatlarına layık klişe bir macera beklemektedir.


Elinde sağlam bir malzeme olmasına rağmen bunu değerlendiremeyen bir film Dying Breed. Bozarak kullansa bile tarihten aldığı ilgi çekici bir hikaye, harika mekanlar gibi artıları elinin tersiyle bir kenara iterek daha önce defalarca izlediğimiz klişelere dört kolla sarılıyor. Yönetmen konuya girmekte de bir hayli sıkıntı yaşıyor. Uzun ve sıkıcı bir başlangıcı var. Filmin bir korku filmi hüviyetine bürünmesi çok zaman alıyor. Velhasıl uzak durmakta fayda var. (1/10)

27 Ekim 2009 Salı

Chan sam ying hung (1998)

Chan sam ying hung 1998 yılı mahsulü Johnnie To tarafından yönetilmiş olan Hong Kong yapımı bir film. A Hero Never Dies olarak da bilinir.


Mr. Fong ve Mr. Yam Hong Kong'da kapışan iki rakip mafya babasıdır. Jack (Leon Lai) ve Martin (Ching Wan Lau) ise bu rakip mafya babaları için çalışan çete reisleridir. Jack, Mr. Yam'ın sağ kolu iken Martin, Mr. Fong'un sağ koludur. İki çete yaklaşık bir yıldır savaş halindedir. Her iki çete reisi de Tayland'da yaşayan bir kahinden akıl almakta, o ne derse yapmaktadırlar. Gene böyle bir akıl alma(!) ziyareti sırasında Mr. Yam ve adamları kaldıkları otelde baskına uğrarlar. Çatışmadan Mr. Yam ufak sıyrıklar ile kurtulurken Jack ve Martin ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Mr. Yam direkt Hong Kong'a geri döner. Kendilerinden daha güçlü birinin (yani tam emin değilim ama muhtemelen öyle) himayesinde biraraya gelen iki mafya babası barış yapmaya karar verir ve Hong Kong'u beraber yönetmeye başlarlar.

Bu arada Jack ve Martin farklı hastanelerde yaşam savaşı vermektedir. Martin'in iki bacağı birden kesilir. Sakat ve beş parasız kalan Martin'in yanında sadece kız arkadaşı Fiona (Fiona Leung) vardır. Mr. Fong çaresiz ikilinin hiçbir çağrısına cevap vermez. Fiona gerektiğinde çalarak, gerektiğinde fahişelik yaparak Martin'e bakar ve bir yolunu bularak Hong Kong'a geri dönmelerini sağlar. Sakat kalan Martin'in artık tek bir emeli vardır, intikamını almak.


Jack ise hastanede yaşam savaşı verirken yanında sadece kız arkadaşı Yoyo (YoYo Mung) vardır. Mr. Yam, Mr. Fong gibi adamını yalnız bırakmaz ve Tayland'a birkaç adam göndererek Jack'i öldürtmek ister. Yoyo, Jack'i kurtarmak için hayatı pahasına mücadele eder, Jack kurtulur, ancak Yoyo alevlerin arasında kalır ve bütün vücudu yanar. Jack, Tayland'da normal bir işe girerek gözlerden ırak Yoyo'ya bakmaya başlar. Bir süre sonra yeri Mr. Yam tarafından tespit edilir ve yeni adamlar göndererek tekrar Jack'i öldürtmek ister. Jack bu saldırıdan da kurtulur. Hong Kong'a geri dönüp yarım kalan işini halletmeden rahat edemeyeceğini anlar. İntihar etmek isteyen Yoyo'nun son dileğini yerine getirdikten sonra intikam şarkılarını söylemek için Hong Kong'a geri döner.


Ne söyleyeceğimi bilemediğim filmlerden biri bu. (Gerçi To çok sık beni durumda bırakıyor ya, neyse.) To'nun en sevdiğim yanlardan biri dümdüz, hiç ara sokaklara sapmadan kafasında kurduğu hikayesini anlatması. Ama bu sefer elimizde bir hikaye yok. Karakterler gayet canlı, sevilesi, özdeşleşmeye müsait, ama gel gör ki içinde hareket edip yaşayacakları bir senaryodan yoksunlar. Filmin gerçekten bir hikayesi yok. Bu durum en sevdiğiniz dondurmayı ısmarlayıp ilk dili atmaya hazırlanırken, dondurmanın külahtan kayıp yere düşmesi gibi çaresiz bırakıyor insanı.


Filmi, yazılarını ayıla bayıla okuduğum komşularımdan Tuğba'nın 2009 yılı mahsulü Johnnie To filmi Vengeance için yazdıkları ile bitirmek istiyorum. Kelimesi kelimesine Chan sam ying hung için yazılmış gibi duruyor:

"Erkekler arası bir kardeşlik türküsü." ya da "Eninde sonunda, bir erkek, işini her zaman kendi başına bitirmelidir" ya da "Klasik, şiir gibi silah patlamaları sahneleriyle dolu ama arası 'nedense' boş bir Johnnie To filmi".

Gel de not ver şimdi bu filme... (5/10)

26 Ekim 2009 Pazartesi

Ga-myeon (2007)

Ga-myeon 2007 yılı mahsulü Yun-ho Yang tarafından yönetilmiş olan Güney Kore yapımı bir film. Rainbow Eyes olarak da bilinir. 1966 doğumlu yönetmenin filmografisindeki sekizinci film. (Gereksiz bilgiler no:54718)


Ga-myeon sağ gösterip sağ vuran "katil kim?" sorunsalını baş köşeye koymuş bir polisiye. Karmaşıkmış gibi başlayan film 15-20 dakikalık emek sonrası hakimiyetim altına girdi. Finaldeki sürprizi (twist) hariç her daim kontrolüm altındaydı. Aslına bakarsanız filmin tek sorunu da buydu bence. Fazla tahmin edilebilir bir senaryoya sahip. Fakat öte yandan yönetmenin yepeni bir işe soyunmak gibi bir iddiası olduğunu sanmıyorum. Türün sınırları içerisinde kurallara uygun dansetmeye çabalayan bir film Ga-myeon.


Dedektif Kyung-yoon (Kang-woo Kim) filmimizin başkahramanı. Yönetmen, dedektif Kyung-yoon karakterini Fransız film-noir akımı dahilinde Alain Delon ile zirve yaptığı yalnız dedektif/suçlu karakterine öykünerek yaratmaya çalışmış. Sırf bu öykünme adına çekildiği bariz belli olan sahneler, filmin bütününe yedirilemediği için yama gibi sırıtıyor. Bütün klişelerin hüküm sürdüğü bir polisiye içerisinde böylesi bir karakter yaratma uğraşı bana biraz boşa kürek çekmek gibi geldi. O sahneler (filmin süresini gereksiz yere uzatmak dışında) pek bir işe yarıyor gibi gözükmüyor.


Filmin konusuna gelirsek, bir spor salonu sahibi bıçakla delik deşik edilerek hunharca öldürülür. Cinayeti araştıran ekip bir saç teli dışında hiçbir kanıt bulamaz. (Buradaki cinayet araştırması sahneleri CSI Seoul tadındaydı, söylemeden edemedim.) Zaten bir yere varmayan araştırmalar, sorgulamalar devam ederken benzer tarzda başka bir cinayet işlenir. Bu seferki kurban bir öncekinin yakın bir arkadaşından başkası değildir. Askerde tanışmış olan iki kurbanın eşcinsel ilişkisi olabileceğinden şüphelenen polis cinayetlerin sebebini bir türlü bulamaz. Cinayetlere sebep olan olayın kilit noktasında dedektif Kyung-yoon duruyor gibidir.


Kyung-yoon, erkeksi kadın dedektif Eun-joo (tabii ki içten içe Kyung-yoon'a aşık), Kyung-yoon'un uzatmalı sevgilisi, Kyung-yoon'un geçmişinde kalan bir lise arkadaşı ve onun ablası, askerde olan bir olay, o olayın günümüze kalan izdüşümleri ve bunların neticesinde öldürülen kurbanlar. Ga-myeon, ana hatlarıyla klasik bir "katil kim?" polisiyesinin bütün gereklerini yerine getiren iyi bir polisiye film. Fazla kafayı yormadan birkaç saat geçirme ve/veya içi boş bir film izleme ihtiyacını karşılamak için biçilmiş kaftan. Giriş yazılarından hemen sonraki De Palma özentisi harika plan da cabası. (4/10)

22 Ekim 2009 Perşembe

Riaru Onigokko (2008)

Riaru Onigokko 2008 yılı mahsulü Issei Shibata tarafından yönetilmiş olan Japonya yapımı bir film. The Chasing World olarak da bilinir.


Japonya'da en çok kullanılan ismin Satou olduğunu öğrendiğim bir film oldu bu. (Doğru yanlış bilmiyorum, ben filmin yalancısıyım.) Günümüz Japonya'sında olağandışı kazalar birbirini izlemektedir. Satou ismindeki insanlar birer birer enterasan kazalara kurban giderek ölmektedir. Hiç kimse bu olaya mantıklı bir açıklama getiremez.


Tsubasa Satou liseli bir gençtir. Annesi uzun yıllar önce ölmüştür. Kızkardeşi Ai Satou garip bir hastalık sebebi ile hastanede yatmaktadır. Dış dünyaya konuşmak dahil tepkisiz kalan Ai, senelerdir üzerinde envai çeşit tedavi denenmesine rağmen bu tedavilerin hiçbirine cevap vermemektedir. Babası ise annesinin ölümünden sonra kendisini alkole vermiştir. Bu sorunlu aile hayatının yanısıra Tsubasa'nın okul hayatı da pek parlak değildir.


Yakuza özentisi Hiroshi Satou'nun (evet, bu arkadaşın ismi de Satou) kurduğu lise çetesi etrafa terör estirirken en çok kendilerine direnen Tsubasa'yı rahatsız etmektedir. Tsubasa klasik bir çeteden kaçma gününde parkın içinde yakalanır. Tam Hiroshi'den ilk yumruğu yiyecekken bir anda mekan sabit kalmasına rağmen etrafındaki insanlar yok olur. Tsubasa uzun müddet ne olduğunu anlayamaz. Bir süre sonra farkeder ki paralel bir evrene geçmiştir. Kendi dünyasındaki herkesin bir eşi bu dünyada da mevcuttur. Farklı koşullardan geçtiği için değişik karakterlerde olmalarının dışında herşey aynıdır. Ama bu dünyaya garip bir imparator peydah olmuş, "Monster Game" adında garip bir uygulama başlatmıştır. İmparator robot askerlerini her sabah sokaklara salmakta ve robotlar ismi Satou olan herkesi tek tek avlamaktadır. Tsubasa kendi dünyasındaki ölümlerin sebebini de öğrenmiş olur. Paralel evrenlere ait herhangi bir dünyada birisi öldüğünde diğer evrenlerdeki eşleri de aynı anda ölmektedir. Tsubasa bir yandan robotların elinden kurtulmaya çalışırken, bir yandan da kendi geçmişi ile yakından alakalı bu Satou kıyımının sebebini öğrenmeye çalışır.


Konusu ne kadar ilgi çekici değil mi? Konusuna aldanıp izlediğim berbat filmler kategorisine yeni bir film daha eklendi. Film hakkında çok fazla şey söylemeye gerek görmüyorum. Düşük bütçesinin verdiği sıkıntıları inanılmaz senaryo gediklerine eklediğimizde ortaya ancak böylesi kötü bir film çıkıyor. Bunlar yetmezmiş gibi bir de çizgi altı oyunculuklar iyice can sıkıyor.


Batoru Rowaiaru (Battle Royale, 2000, y.Kinji Fukasaku) tadında bir film yakalayabilirim umuduyla çıktığım Riaru Onigokko serüveni tam bir hayal kırıklığı ile son buldu. Artık önümüzdeki serüvenlere bakacağım. (1/10)

19 Ekim 2009 Pazartesi

Alien Trespass (2009)

Alien Trespass 2009 yılı mahsulü R.W. Goodwin tarafından yönetilmiş olan ABD / Kanada ortak yapımı bir film. Emmy ve Grammy ödülleri ile haşır neşir olan dizi filmlerinin yapımcısı ve yönetmeni olarak bilinen Goodwin bu uzun metraj filmde 50'li yılların bilim kurgu filmlerine saygı niteliğinde bir film çekmiş.


Konu fazlasıyla bildik gelecek. (Sadece konu mu?) Hikayemiz 1957 yılının bir bahar akşamında başlar. California, Mojave Çölü'ne bir UFO düşer. Çölün kıyısındaki gözlerden ırak kasabada bir bilim kurgu filminin ihtiyaç duyduğu her türlü karakter yaşamaktadır. O sırada gökbilimci Ted Lewis karısı Lana ile beraber evlilik yıldönümlerini kutlamaktadır. Çöle düşen gök cismini araştırmak üzere yola çıkması için önce karısını uyutması gerekmektedir. O karısını uyutana kadar UFO'dan dışarı çıkan Ghota isimli bir yaratık önüne çıkan canlıları ayırt etmeden suyunu çıkarana kadar öğütmeye başlar. UFO'yu kullanan esas uzaylımız Urp, bir an önce Ghota'yı yakalayıp, uzay gemisini tamir edip gezegenimizden ayrılma niyetindedir. Uzay gemisine gelen Ted Lewis'in bedenini ödünç alan Urp, Ghota'nın peşine düşer. Bu uğurda kendisine garson Tammy ve kasabanın gençleri yardım ederken, her zamanki gibi kolluk kuvvetleri olayları geç (ya da yanlış) anlamada insanüstü çaba harcayarak Lewis'in (Urp'un) yoluna itina ile taş koyarlar. Urp'un söylediğine göre eğer Ghota'yı bölünmeden önce yakalayamazlarsa, Ghota bütün dünyayı yiyene kadar durmayacaktır.


Gerek konusu, gerek efektleri ve çekim teknikleri olsun, 50'li yıllardaki bilim kurgu filmlerine mota mot taklit eden bir film Alien Trespass. Açıkcası bu durum bir yere (sonuca) varmak için bir araç olarak kullanılmaktan ziyade, filmin amacı olmuş gibi duruyor. Bu açıdan baktığımızda ben bu filmin neden çekildiğini anlayabilmiş değilim.


Evet, tamam, 50'li yıllardaki bilim kurgu filmleri kadar eğlenceli ve can sıkmadan neşeli bir şekilde bariz olan finaline kadar temposunu korumayı başarıyor. Ama gel gör ki benim canım bu tarz bir film izlemek istese, alırım The Blob'u (1958), alırım Them!'i (1954), ne bileyim alırım It Came from Outer Space'i (1953) onu seyrederim. Bunların yerine Alien Trespass'i tercih etmek için bir tek sebep bile gelmiyor aklıma. (3/10)

30 Eylül 2009 Çarşamba

Automaton Transfusion (2006)

Automaton Transfusion 2006 yılı mahsulü Steven C. Miller tarafından yazılıp yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Film sadece 9 (evet, dokuz!!!) günde, 30.000 dolara çekilmiş. 1981 doğumlu yönetmenin ilk filmi.


Kendi halinde bir Amerikan kasabası olan Grover City nerden geldiği, neden geldiği belli olmayan ani bir zombi saldırısına maruz kalır. Aynı kasabanın lisesindeki gençler ise durumlarının elverdiğince eğlenme derdindedir. Saldırı başladığında popüler öğrenciler arasında kabul görmeyen üç genç bu zombi saldırısına karşı en fazla direnecek olanlar gibi gözükmektedir.

Aslında konu bu kadar basit. Lafı fazla dolandırmaya gerek yok. Zombiler saldırır, genç arkadaşlar kurtulmaya çalışır. Film belli bir noktadan sonra zombi saldırısının sebebi üzerine bir şeyler anlatmaya çabalıyor ama sebep daha önceki zombi filmlerindeki sebeplerden çok uzağa düşmediği için yeterince ilgi çekmiyor.


Filmde bütçe kaynaklı bir sorun olarak göze çarpan ilk aksama saldıran ve saldırılanların neredeyse tamamının genç nüfusdan oluşması. Ortada sanki "hadi arkadaşlar gelin, bir zombi filmi çekelim!" havası var gibi. En nihayetinde elimizde aşırı düşük bütçeli bir zombi filmi var. Bu tip ayrıntıları fazla kafaya takmadan izlendiğinde film yer yer eğlenceli olabiliyor. Ama gene de benzer tarzdaki filmleri düşündüğümde bu filmin sınıfta kaldığını söyleyebilirim.


Tamam, büyük usta Lucio Fulci'ye selam çaktığı göz çıkarma sahnesi hoştu, güzeldi. Birkaç güzel zombi saldırı sahnesi de var. Ama hepsi o kadar. Geriye pek bir şey kalmıyor. Bir de artık bu düşük bütçeli filmlerde (ve/veya gişe filmlerinde) savunma silahı olarak elektrikli testere kullanmaktan vazgeçsinler yahu. Tobe Hooper ve Sam Raimi zamanında elektrikli testerenin etinden, sütünden dibine kadar faydalanmışlar. Gönül artık daha yaratıcı yeni silahlar görmek ister.

Automaton Transfusion zombileri, 28 Days Later... (2002) zombileri gibi ölümüne koşan cinsten. Zaten bir koşmaya başladılar mı, tutabilene aşkolsun.


Zombi filmlerine düşkün bünyeler için yokluk zamanlarında bir parça bal niyetine izlenebilir, zombi filmlerine mesafeli yaklaşanlar için ise "30.000 dolara dokuz günde çekilen film nasıl olur?" sorunsalına cevap niteliğinde olabilir. (4/10)